Önemli Vakalar 2

                                                           Ankara Savaşı 

Bayezid ve Timur arasında teati edilen mektuplar, ortalığı yatıştırmaya kifayet etmeyince muharebe kaçınılmaz bir hal almıştı. Tarihlerde tafsilatlı ve geniş bir şekilde verilen Ankara Meydan Muharebesi'nin bütün detaylarına temas etmeyeceğimize işaret etmek gerekiyor.

Büyük bir casusluk ve haber alma teşkilatına sahibe olduğu anlaşılan Timur, elindeki kuvvetler ile Anadolu'da fazla bir is göremeyeceğini anlayarak, Orta Asya'da bulunan en güzide kuvvetlerini getirmeye mecbur olmuştu. Kişi, Karadağ’da geçirdikten sonra Azerbaycan ve Gürcistan'da yeniden toplayıp düzene soktuğu ordusuyla Anadolu'ya yürümeye karar vermişti. Böylece Timur, bu yeni ordusuyla Erzurum ve Kemah yolunu takibe ile Orta Anadolu'ya doğru yol almaya başladı. Osmanlılardan aldığı topraklan tekrar Türkmen beylerine vererek onların desteğini sağladı. Böylece, Osmanlıların, senelerce uğraşıp sağladığı Anadolu birliğini de bozmuş oldu.

Kırşehir’e doğru yürümekte olan Timur, o sırada Osmanlı kuvvetlerinin kendi üzerine doğru gelmekte olduğunu haber alınca, durumun kendisi için müsait olmadığını anlayıp telaşa kapılır. Ordusunun erkânı ile görüşerek Osmanlı ordusunu arkada bırakmak üzere Ankara yolunu tutar.

Timur, Ankara önüne gelir gelmez Ankara kalesini kuşatır. Kale muhafızı Yakub Bey, burayı bütün gücü ile müdafaa eder. Timur, Bayezid’ın kendisinin geldiği yoldan geleceğini tahmin ile o cepheyi iyice tahkim eder. Ankara kalesini de kuzey doğu yani iç kale tarafından almak istiyordu. Bu maksatla kalenin suyunu keserek Osmanlı kuvvetleri gelmeden önce burayı düşürmeye çalışıyordu.

Timur, Osmanlı ordusunun daha geç geleceğini de tahmin etmişti.

Fakat o, bu tahmininde yanılmıştı. Çünkü Bayezid’ın kuvvetleri seri bir yürüyüşle çok daha evvel ve hem de Timur'un hiç beklemediği bir yoldan gelip ortaya çıkmışlardı. Hâlbuki Timur, Osmanlı ordusunu güney doğudan gelecek diye beklerken Osmanlılar kuzey doğudan yani Kalecik, Raylı üzerinden gelerek Çubuk ova’da Melik sah köyüne inmişlerdi. Buna göre Timur bir baskına uğramış demekti. Bu tehlikeli durum karsısında buhranlar geçiren Timur, itidalini muhafaza ederek bütün gece çalışıp cephesini değiştirmiş ve kale kenarından da çekilmişti. Timur'u bu şekilde hazırlıksız yakalayan Bayezid ise hayatına mal olacak bir hata isliyordu. O, Timur'un bu durumundan istifade etmek için, oğulları ile komutanlarının hemen taarruza geçilmesi hakkındaki ısrarlarını dinlemeyerek büyük bir fırsatı kaçırmış oldu. Bayezid, mertçe bir muharebe olmasını istiyordu. Böyle bir anlayış ve bekleme, Timur'a vakit kazandırıp onu düşmüş olduğu tehlikeli durumdan kurtarmıştı.

Ankara Muharebesi diye meşhur olan ve Anadolu'daki Osmanlı hâkimiyeti ile İstanbul’un fethini yârim asır geciktiren bu savasın, gün olarak tarihi hakkında farklı görüşler bulunmaktadır. Bununla beraber doğruya en yakin olan görüşe göre 27 Zilhicce 804 (28 Temmuz 1402) tarihinde yapılmıştır.

Her iki ordunun mevcudu hakkında kaynaklar farklı bilgiler vermekte iseler de, Timur'un ordusunun daha kalabalık olduğunda (160 bin) birleşmektedirler. Bu büyük güce karşılık Osmanlı ordusunun mevcudu ise yetmiş bin civarında idi. Ankara yakınındaki Çubuk Ovası’nda yapılan savasın başlangıcında Osmanlılar üstün bir duruma gelmişlerdi. Fakat Osmanlı ordusundaki Kara Tatarların ihaneti ve Anadolu Beylerine bağlı tımarlı sipahilerin Timur tarafına geçmeleri, harbin Osmanlılar tarafından kayb edilmesine sebep oldu.

Bu tehlikeli hal üzerine Bayezid’a geri çekilmesi tavsiye edildiyse de o, bunu kabul etmedi. Harbin kayb edildiğini gören Yıldırım Bayezid, Vezir-i Azam Ali Pasa ile Murad Pasa, Yeniçeri Ağası Hasan Ağa ve Karesi subaşısı Inebeye, büyük şehzade Süleyman Çelebi'yi alıp kaçırmalarını emr eder. Böylece Yıldırım’ın basına bir şey gelse bile devleti yeniden kurmak ve toparlamak için bir şehzade kurtulmuş olacaktı. Bu esnada ihtiyat kuvvetlerinin basında bulunan Çelebi Mehmet de maiyetinde bulunan bin kadar adam ile sancak merkezi olan Amasya'ya doğru gitmişti. Bundan başka Osmanlı ordusunda bulunan Sırp despotu ile kardeşinin komutası altındaki kuvvetler de kaçmışlardı. Bütün bunlara karsı Yıldırım Bayezid yerinde duruyor ve Minnet Bey'in kaçma teklifini red ederek şerefle ölmeyi tercih ettiğini söylüyordu. Fakat bulunduğu yerde kalmasının uygun olmadığını anlayarak daha gerideki Çatal tepe’ye çekildi. Maiyetinde iki üç bin yaya ve atlı kuvveti kalmıştı. Bu kuvvetlere karsı yetmiş bin kişilik Timur kuvvetleri merkezden hücum ediyordu. Çatal tepe bir kaç kat Timur kuvvetleri ile sarılmıştı. Bayezid, elinde balta ile hücum edenleri orada hemen yere seriyordu. Bayezid, bu durumdan kurtulabilmek ve Timur'un kat olan saflarını yarmak için ortalığın kararmasını bekliyordu. Bir ara az bir kuvvetle ilk muhasara hattını yarıp fırlamağa muvaffak oldu. Fakat şayisiz çemberle çevrilmiş olduğundan her muhasara hattını zorlukla geçiyordu. Bayezid’ın kaçtığı haberi alınınca takibi için büyük bir kuvvet gönderildi. Nihayet son müdafaa tepesinden üç saat ayrıldıktan sonra ati yere yuvarlandı. Yeni bir ata binmesine meydan verilmeden yakalandı. Böylece Bayezid, Timur'a esir düştü (28 Temmuz 1402). Böylece kaderin, savaşlarda süratli hareket etmesinden dolayı, kendisine layık gördüğü Yıldırım unvanına sahip olan bu mert ve cesur hükümdar, aleyhine örülen ağın içine düşerek esir âlinmiş oldu.

Mevlâna Hatifi, Şehnamesinde Yıldırım Bayezid’ın hücumlarından ve kahramanca çarpışmasından bahs ederken söyle der:

"Bayezid Han, öyle bir şiddetle hücum eylemiş ki, önüne geleni yere düşürüp Timur'un önüne kadar varmış. Timur, kendi üzerine doğru yıldırım gibi bir fedainin geldiğini görünce ürkmüş ve fena halde korkmuştu. O esnada Timur'un yanında bulunan Germiyanoglu, kendisine "Han’ım, gafil olma bu fırsat bir daha ele geçmez. Bu fedai Yıldırım Han’ın kendisidir." deyince Timur hemen kemandazlarina "Sakin Yıldırım’a bir zarar getirmeyiniz, sağ olarak ele geçiriniz" diye emir vermişti. Dört bir taraftan kementler atılarak Yıldırım’ı attan düşürdüler. Yaya kalınca etrafını sardılar. Yıldırım Han hançerle birçok kişiyi hâk-i helâke serdi (öldürdü). Nihayet birçok kişi etrafını sarıp onu yakaladılar. Yıldırım teslim olmadı, silahını da teslim etmedi. Bununla beraber onu kullanamayacak şekilde her taraftan tutmuşlardı.

Ankara galibiyeti ile Anadolu'yu harabeye çevirecek olan Timur, bu galibiyetini Fransa kralı VI. Sâri ile İngiltere kralı IV. Henri'ye bildirmek üzere mektuplar yollamış ve kendilerinin Niğbolu Muharebesinde yenemedikleri Osmanlı hükümdarını yenip esir aldığını bildirmiştir. Farsça metni elimizde bulunan mektuba göre Timur, Fransa kralından büyük bir övgü ile bahs etmekte ve müşterek düşman olarak kabul ettiği Osmanlı Devleti ni perişan ettiğini bildirmektedir. İsin önemli noktalarından biri de Fransa kralının mektubunu getiren F. Fransiskos adındaki papaza Timur'un çok iyi davranmış olmasıdır. Fransa kralına devamlı iyi dualarda bulunduğunu ifade eden Timur, "bizim ve sizin düşmanlarımızı müzmahil eyledim" gibi bir ifade ile âdeta Osmanlıları ortadan kaldırmak için bati ile is birliği yapmış ve belki de onların teşviki ile Anadolu'ya gelmiş görünmektedir. Nitekim sözü edilen mektupta Timur söyle demektedir:

"Bu muhibbinin, yüz bin selam ve hayırhahlığını dünyalar kadar çok hulusunu Fransa kralı kabul buyursun. Edi (dualar) tebliğinden sonra siz emir-i kebirin re'y-i âlilerine arz olunur ki, Ferrari Fransiskos adındaki vaiz rahibe tarafımıza geldi. Ve mulûkî mektupları getirdi. Ve siz emir-i kebirin iyi adini ve azamet-i şanını bize bildirdi. Çok mesrur olduk. Su dahi beyan olunur ki, leskerenbuh ile gidüp yaver-i bari-i Teala ile bizim ve sizin düşmanlarımızı müzmahil eyledim. Bundan sonra sultaniye şehrinin murahasası F. Cevanî'yi huzurunuza gönderdim. Her ne ki vaki oldu ise arz ve takrir eder. Simdi siz emir-i kebirden rica ederim ki, daima nâme-i hümayunlarınızın irsal kılınup bize haber-i selamet ve afiyetiniz ilâm oluna..."

Timur, muharebeden sonra Osmanlı kuvvetlerini takib için asker sevk ettiği gibi Osmanlı şehzadesi Süleyman Çelebi'yi yakalamak üzere de torunu Mehmet Mirza’yı otuz bin kişilik bir kuvvetle Bursa üzerine göndermişti.

Ankara önünde sekiz gün kalan Timur, oradan Kütahya'ya gelir. Burayı beğendiği için bir ay kadar burada kalır. Bursa üzerine hareket eden Mehmet Mirza’nın maiyetinde amcasının oğlu Ebu Bekir Mirza, Emir Cihan Sah, Emir Şeyh Nureddin ve Emir Sülüncük bulunuyordu. Bursa'ya kadar olan yerleri yağmalayan bu 30 bin kişilik birlik, henüz Bursa'ya ulaşamadan Süleyman Çelebi kizkardesi Fatma ile küçük kardeşi Kasım Çelebi'yi yanına alarak kaçmaya muvaffak olmuştu. Bursa halkının bir kısmi Uludağ’a çekilmiş, bir kısmi da sahile doğru firara başlamıştı. Kaçmaya çalışanların çoğu esir edildi. Şemseddin Ezerî, Seyyid Şemseddin Muhammed Buharî ve Şemseddin Muhammed Fenarî gibi Bursa’nın önemli şahsiyetleri de bu esirler arasında bulunuyorlardı. Emir Şeyh Nureddin, Bursa’yı elde edince yağmaya baslar ve mal için Bursa halkına her türlü zulüm ve işkenceyi reva görür. Bunlar, halka bir şey bırakmayacak derecede onları soyarlar. Bursa’nın çevresi de bu talihsizlikten nasibini alır. Bu soygun ve tahribattan sonra tamamen ahsak mimariye dayalı olan Bursa ateşe verilir. Böylece Bursa tamamen yanar. Timur'un kuvvetleri, Süleyman Çelebi'nin kaçırmaya muvaffak olamadığı bütün Osmanlı hazinesini ele geçirmişti. Bunca senelik seferlerin sonunda toplanan bu zengin hazine ile sarayın kıymetli eşyası Timur'un veziri Şerafeddin Ali ile Müstevli Seyfeddin Tunî tarafından defter yapılıp kayd edildi. Bu arada daha önce Şehzade Mustafa'ya nişanlanmış bulunan Ahmet Celayirî'nin kızı, Bursa'da esir alınanlar arasında idi. Bayezid’ın zevcesi (Sırp kralının kız kardeşi) ile iki kızı da galiplerin eline düştü. Bütün bunlar, Kütahya'da bulunan Timur'a götürülüp takdim edildi.

Timur, Kütahya'da bulunduğu sırada etrafı vurdurup kendi emniyetini sağladıktan sonra Bayezid’ın, memleketlerini almış olduğu Karaman, Germiyan, Aydın, Saruhan, Menteşe ve Hamim oğulları’nın beyliklerini tekrar kendilerine iade eder. Bunlar, Timur'un yüksek hâkimiyeti altında dedelerinden kalan yerlere tekrar sahip olurlar. Timur, Bayezid’ın oğlu Süleyman Çelebi'ye mektup yazarak kendisine tabi olmasını bildirmişti. Bunun üzerine o da Şeyh Ramazan ismindeki elçisi vasıtasıyla bu teklifi kabul ettiğini bildirmişti. Buna karşılık Timur kendisine bağlılık alâmeti olarak taç ve hilkat göndermişti. Böylece o, Süleyman Çelebi'ye Trakya’yı, Çelebi Mehmet’e Amasya ve çevresini, Isa Çelebi'ye de Bursa ve havalisini vererek yüksek hâkimiyeti altında Osmanlı Devleti 'ni üç parçaya böldü. Bu vesile ile ileride meydana gelecek olan ve Osmanlı tarihinde "Fetret devri" diye anılacak kardeşler arasındaki taht mücadelelerine zemin hazırlamış oldu.

Anadolu'da sekiz ay kadar kalan Timur, birçok şehri yakıp yağmalattırdıktan sonra Rumeli, adalar, Bizans imparatoru ve Memlûk sultanini nüfuzu altına aldı. Anadolu'da eski beylikleri ihya edip kurduktan ve Osmanlı Devleti 'ni dağıttıktan sonra memleketine döndü. Giderken, Selçuklular zamanında Moğollar tarafından Anadolu'ya getirilip yerleştirilen Kara Tatarları da yanında götürmüştü.

Kaynak: Turksavaslari.com                                                                                                              Pasifik                                    

*****************************************************************************************************

                                                                        Varna Zaferi 

 Kutsal kitapları olan İncil üzerine yemin etseler bile kendilerine göre "dinsiz olan Müslümanlar" söz konusu olunca bu yeminin geçerli sayılmayacağı anlayışını gelenek haline getiren Hıristiyanlar, Varna Savası ile bu geleneklerini devam ettirmiş görünmektedirler. Zira Osmanlılar ile Hıristiyan müttefikler arasında imzalanan barış antlaşması, daha mürekkebi kurumadan bu müttefikler tarafından bozulmuştu.

Sultan İkinci Murad ile Macaristan ve Lehistan Kralı Vladislas arasında 10 yıl için yapılan mütareke, altı hafta geçmeden bozuldu. İncil üzerine yapılan yeminden henüz 10 gün geçmemişti ki, Papa’nın vekili Kardinal Julyen Sezerini, kral ile krallık meclisi üyelerine, Osmanlılarla imzalanmış olan antlaşmanın bozulması ve Eylül'ün ilk günü Orsova'nin kuşatılması için ekanim-i selâse (Teslis, üçlü ilâh sistemi) ve Hz. Meryem ile azizlerden Etyen ve Ladislas üzerine yemin ettirir.

Hıristiyan dünyasını böyle bir antlaşmayı bozmaya yönelten fırsat, Sultan Murad gibi tecrübeli bir hükümdarın hükümdarlıktan çekilerek, devletin basına çocuk yasta bir kimsenin getirilmesi idi. Bu saltanat değişikliği, Türklerin, Balkanlar'dan atılması için uygun ve kaçırılmaz bir fırsattı. Bu fırsatın değerlendirilmesi gerekiyordu. Bunun için de, yapılan yeminin hiç bir mânâ ifade etmeyeceği, bizzat din adamları tarafından belirtilmeliydi. Nitekim bu da yapıldı. Bu arada Karamanoğlu İbrahim Bey fiilen bir şey yapamıyorsa da vaziyetin müsaide olduğunu müttefiklere bildirmesi, Bizans İmparatorunun Papa’yı teşvik etmesi ve sarayında bulunan Osmanlı hanedanına mensup şehzade Orhan’ı (Çelebi Sultan Mehmet’in oğlu) Çatalca taraflarına salıvererek saltanat iddiasıyla onu ortaya çıkarması, durumu nazik bir safhaya sokmuştu. Çünkü Osmanlı yönetimi böyle bir şey beklemiyordu. Zira yapılan antlaşma, bağlı kalınması gereken bir yemindi. Kime karsı ve hangi şartlarla olursa olsun bozulmaması gerekirdi. Fakat Haçlı ordusu yeminine bağlı kalmadığı için böyle bir savaş vuku bulmuştu. Dukas'ın ifadesine göre antlaşmanın bozulmasını anlamakta güçlük çeken Sultan Murad, Hammer'in de belirttiği gibi, savaş esnasında "düşmanların hainliklerini kendi askerlerine göstermek istiyormuş ve yemininden dönenleri cezalandıran Cenab-ı Hakk’ın, himayesini bekliyormuş gibi, Hıristiyanların bozmuş oldukları antlaşmayı, hendeğin kenarına dikilen bir mızrağın ucuna astırmıştı."

Türkleri bütünüyle Balkanlar'dan uzaklaştırmak için gereken tedbirlere bas vuran Papa, Anadolu'daki Türklerin Rumeli'ye geçmelerini önlemek için Çanakkale Boğazını kapatmak üzere Kardinal Françesco Gondolmieri komutasındaki donanmadan da uygun mektuplar alıyordu. Bu da savasın yeniden başlaması için bir fırsattı.

Papanın, donanma komutanı olan Kardinal Françesco Gondolmieri, Anadolu'dan Rumeli'ye kuvvet geçirilmeyeceğini temin ediyordu. Bu vaziyet karsısında artik Türklerin isi bitiriliyor ve Balkanlardan çıkarılacaklarına kesin gözle bakılıyordu. Haçlıların, basarili komutanı Jan Hunyad'ın, Türklerden alınacak Bulgaristan'a kral olacağı da vaade ediliyordu. Böylece, başlangıçta antlaşmayı bozmanın ve yeniden Osmanlılarla bir harbe girmenin taraftan olmayan Jan Hunyad, fikrinden caydırılmış oluyordu.

Edime-Segedin muahedesinin bozulması üzerine, Macar, Bohemya, Eflâk, Hırvat, Polonya ve Alman milletleri ile Papa taraftarları da dâhil olmak üzere büyük bir ittifak kurulmuştu. Gizlice donanma vermek suretiyle Venedikliler de bu ittifaka dâhil olmuşlardı. Osmanlılar’ın üst üste mağlubiyetleri, Venediklilerdi parsayı toplamak ümidine kaptırmıştı. Şayet Osmanlılar maglub olurlarsa ki buna kesin gözü ile bakılıyordu Gelibolu, Selânik ve Karadeniz sahilindeki bazı yerler, bunlara verilecekti. Bununla beraber Venedikliler, Papa'ya verdikleri gemilerine kendi bayraklarını değil, Papalık ve Burgondiya bayraklarını çekmişlerdi. Böylece güya Osmanlılar’a karsı tarafsız kaldıklarını göstereceklerdi. Osmanlılar’a vergi veren Raguza (Dubrovnik) Cumhuriyeti de Macarlarla birlikte hareket ederek harbin sonundaki taksimde Avlonya ile Kanina'yı almak istiyordu. Bizans İmparatoru, müttefiklerin galibiyetinden istifade edeceğini ümid etmekle beraber, Osmanlılar'dan çekindiği için sureta pek istekli görünmüyordu. Bununla beraber İmparator VIII. Ioannis, Macar Kralı ve diğer Hıristiyanlara bas vurup Karamanoğlu’nun isyanından dolayı müttefiklerin acele sefere çıkmalarını istemişti. Bu sıralarda aka edilen Edirne muahedesi üzerine, 30 Temmuz 1444 tarihli ikinci bir mektupla Türklerin çok zor durumda olduklarını bildirerek bir an önce harbe başlanmasını ısrarla tavsiye ediyordu. Bu hareketi ile harbe girmeden ve burnu kanamadan bir hisse almak istiyordu.

Muahedenin bozulmasından sonra derhal taarruza geçilmedi. Böylece bir açıkgözlük veya hile daha yapılıyordu. Zira muahedenin bozulmuş olduğundan haberi olmayan Osmanlılar’ın, antlaşma gereğince Sırplara terk edecekleri yerlerin verilmesi bekleniyordu. Gerçekten de muahedeye bağlı olan Osmanlılar, antlaşma gereği Sırplardan aldıkları yerleri geri verdiler. Ancak bundan sonra Eylül ayında Birleşik Haçlı ordusunun taarruzu başlayacaktı. Müttefikler, baslarında Kral Vladislas olduğu halde harbe girmeyen Sırp despotunun (muahededeki yeminini bozmayacağını söyleyen Sırp despotu, Osmanlı Devleti 'ni de durumdan haberdar etmişti) topraklarına girmeyerek Orsova’den Tuna nehrine geçip Vidin'e gelirler. Burayı yaktıktan sonra Niğbolu’da Eflâk voyvodası Vlad Drakul'un kuvvetleri ile birleşerek Tuna boyunca yürüyüp Sunu’ya ulaşırlar. Geçtikleri yerlerde müdafaasız köyleri ve hatta kiliseleri yağmalayarak Sumnu’yu aldıktan sonra Pravadi yolu ile Varna önünde belirdiler. Osmanlıların, Tuna nehrinde isletilmek üzere Kamçik nehri ağzında yaptıkları yirmi sekiz nehir gemisi de, bu kuvvetler tarafından yakılır.

18–22 Eylül'de Tuna’yı asıp Varna yakınlarına gelen bu güçlü ordunun meydana geçireceği tehlikeden endişeye düsen Osmanlı devlet ricali, durumun vahametini kavradıklarından basta vezir-i azam Çandarli Halil Pasa olmak üzere diğer devlet adamlarının telkini ile II. Mehmed, babasını başkomutan olmak üzere Edirne'ye davet eder. Cebe Ali (Veya Kassaboglu Mahmud Bey), tehlikenin büyüklüğünü anlatmak üzere Sultan Murad'a gönderilir. Cebe Ali'nin tesirli konuşması üzerine Murad Bey, yanında kırk bin Anadolu askeri ile Edirne'ye doğru yola çıkar. Bu esnada Çanakkale Boğazı Haçlı donanması tarafından tutulduğu için oradan Rumeli'ye geçme imkânı bulamaz. Sultan Murad, düşmanı şaşırtmak için küçük bir kuvvet gönderip kendisi süratle İstanbul Boğazına gelip Güzelce hisar (Anadolu Hisarı)'dan Rumeli'ye geçer. Koordineli bir şekilde hareket eden Osmanlı birliklerinden biri boğazın Anadolu tarafına geldiği zaman Veziri Azam Halil Pasa komutasındaki bir diğer birlik, toplarla Anadolu Hisarı’nın karsısına gelip geçiş için gerekli emniyet tedbirleri almıştı. Her bir nefer için bir duka altın verilmek suretiyle Ceneviz gemileri ile karsı sahile geçen Osmanlı ordusunun geçiş haberi, düşman birlikleri arasında telaşa sebep olur. Sultan Murad’ın, boğaz geçişini engellemek isteyen iki Bizans gemisinden biri, topla batırılırken diğeri yaralı olarak kaçıp kurtulur.

Süratle Edirne'ye gelen Murad, oğlu Mehmed ve vezir-i azami orada bırakarak ordu komutanı sıfatıyla Varna önlerine gelmiş olan Haçlılar üzerine gider.

Murad Bey, Varna önlerine geldiği sırada düşmanın ileri hareketini yakından takib eden Rumeli Beylerbeyi Şehabeddin Pasa, esas orduya katılır. Harp düzenine göre Osmanlı ordusunun sağ kolunda Anadolu Beylerbeyi Karaca, sol kolunda da Rumeli Beylerbeyi Hadim Şehabeddin Paşalar (bazı kayıtlarda sol kolunda Turahan Bey bulunmuştur) bulunuyorlardı. Merkezde de bas komutan olarak II. Murad vardı. Daha önce de temas edildiği gibi merkez cephesinin önüne bir mızrak ucuna takılmış olarak Segedin muahedenamesi dikilmişti. Ordunun gerisi tahkim edilmediğinden sarılma tehlikesi vardı. Merkezde yeniçerilerin önünde kazıklarla korunmuş bir hendek bulunuyordu.

Müttefiklerin, Ulahlar ve beş bölük Macar'dan meydana gelen sol kanadı, Varna bataklıkları ile muhafaza altına alınmıştı. Sağ kol ise açık ovaya ve şehre doğru düşmüştü. Burası açık ve tehdide namz olduğundan Macar kuvvetleri tamamen burada toplanmışlardı. Siyah bayrakları altında Kardinal Jülyen Sezerini komutasındaki kuvvetler bu kolda idiler. Kral Vladislas, merkezde Sen Jorj sancağı altında bulunup elli süvari ile koruma altına alınmıştı. Başkomutan Hunyad ise hemen her tarafta görülüyordu.

Her iki tarafın sahip olduğu insan gücü, kesin olarak belli değilse de düşman kuvvetlerinin Türk kuvvetlerinden daha fazla olduğu bir gerçektir. 28 Recebe 848 (10 Kasım 1444) Sen Marken yortusuna tesadüf eden Şali günü başlayan Varna Savası, Haçlılarca uğurlu sayılan bir günde olduğu için sevince sebep olmuştu. Bununla beraber, Hıristiyanları büyük bir korkuya sevk eden bir hadisenin de cereyan ettiğini belirtmek gerekir. O anda patlak veren şiddetli bir kasırga, kralınki hariç olmak üzere Haçlı ordusundaki bütün bayrakları savurup atmıştı.

Muharebe baslar başlamaz Jan Hunyad, Osmanlı ordusunun Karacabey komutasındaki sağ koluna hücum ederek püskürtür. Sol kola yüklenen Eflâk kuvvetleri ise bu kolu bozguna uğratırlar. Hatta yandan padişahin bulunduğu ordu merkezine doğru yürüdülerse de sonradan püskürtülürler. Ordunun gensinin iyice tahkim edilmemesinden dolayı (burada ağırlıklar ve develer bulunuyordu) bu kişim da tehdide altında idi. Sağ ve sol kollar dağılmış olduklarından ordu merkezinde yalnız hükümdar, maiyeti ve kapıkulu askerleri kalmıştı. Fakat Sultan Murad telaş göstermeyerek yerinde duruyor ve komutayı bırakmıyordu.

Osmanlı ordusunun sağ ve sol kanatlarının bozulduğunu gören Macaristan kralı Ladislas, kendini tutamayarak heyecana kapılır ve Polonya kuvvetleri ile birlikte Osmanlı ordusu merkezine ve padişahin üzerine hücum ederek sancakların bulunduğu yere kadar gelir. Hükümdarlarının büyük bir tehlikeye maruz kalacağını gören yeniçeriler, büyük bir gayretle savaşıp merkezden içeriye giren düşman kuvvetlerini çevirirler. Tam bu esnada Timurtaş adli bir yeniçeri, kralın atinin ayağına bir balta vurarak onu ati ile birlikte yere düşürür. Kralın düştüğünü gören Koca Hızır adında bir yayabaşı (Yeniçeri bölük komutanı), hemen koşup kralın basını keser. Kesilen bası bir mızrağın ucuna takip yüksek sesle bağırıp kralın öldüğünü söyleyince Polonya kuvvetleri dağılıp kaçmaya başlarlar. Büyük bir kısmi da kaçamayarak öldürülür. Bu sırada Osmanlılar’ın sol kolunu çevirmekte olan Jan Hunyad, süratle yetişerek vaziyeti düzeltmeye çalışıp, "biz, kral için değil, dinimiz için vuruşmaya geldik" dediyse de basarili olamaz. Kralın öldüğünü duyan Osmanlı birliklerinin daha bir azimle geri döndüklerini görünce toplayabildiği kadar askeri ile kaçmaya baçlar.

Varna muharebesinde Anadolu Beylerbeyi Karaca Pasa ile Kara Timurtaş Paşa’nın torunu Umur Bey'in oğlu Osman Bey sehid olmuşlardı. Düşman ordusunda ise Kral Ladislas ve muahedenin bozulmasında birinci derecede rol oynayan Kardinal Julyen Sezerini ölmüşlerdi. Bazı kaynaklarda (Sahavî, et-Tibru'l-Mesbûk fî Zeyli's-Süluk, Ayasafya Ktb., nr. 3113, s. 191) Osmanlıların bu savaşta on bin kadar sehid verdikleri belirtilmektedir. Düşmanın telefatı ise bundan daha fazla idi.

Sultan Murad, kazandığı bu önemli zaferden sonra, güvendiği adamlarından biri olan Azeb Bey'le savaş alanını gezip düşman ölülerini görünce:

— Şaşılacak şey değil mi? Bütün bu delikanlılar arasında bir tane ihtiyar yok, der. Bu söz üzerine Azeb Bey ona su cevabi verir:

— Eğer aralarında yaslıca bir kimse olsaydı, böyle delice bir harekette bulunmazlardı."

Osmanlılar, bu saraçta külliyetli miktarda savaş ganimeti elde ettiler. Değerli eşya ile dolu ikiyiz elli araba, galip gelen Osmanlılar’ın eline geçmişti. Bu da gerçekten büyük bir ganimet idi.

Müslümanların, Avrupa'daki varlıklarının devam edip etmemesi bakımından bir dönüm noktası olan Varna savasından sonra, zaferi müjdelemek üzere belli baslı şehirlerin kadılarına ve İslâm hükümdarlarına fetihnâmeler gönderildi. Sultan Murad, bu savaşta esir alınan düşman askerlerinden bir kısmini ve nasıl demirden adamları yendiğini daha iyi anlatabilmek için Macar asilzâdelerinin giydiği zırhlarla donatılmış yirmi beş esiri, Mısır Sultani Melik Zahir Çakmak'a gönderdi.

II. Murad, bozulmasın diye bal içinde muhafaza edilen kralın basını zaferinin bir nişanesi olarak Bursa valisi Cebe Ali'ye göndermişti. Bursa halkı, kalabalık bir topluluk halinde bu zafer nişanesini karşılamaya çıkar. Nilüfer suyunda yıkanan bu bas, bir mızrak ucunda sokaklarda dolaştırıldı. Böylece, daha önceki savaşlarda meydana gelen mağlubiyetler yüzünden moralleri bozulmuş olan halka moral verilmeye çalışılır.

Murad Bey, savası müteakip Edirne'ye dönünce vezirlerinin de isteği üzerine bir müddet daha orada kalır. Zira tehlike henüz tam anlamıyla ortadan kalkmış değildi. Bir müddet sonra tehlikenin tamamen kalktığını gören Murad Bey, oğlunun mevkiini sarsmamak için, yanında Sarabdar Hamza Bey ile İskender Pasa olduğu halde Manisa'ya çekilir. Manisa'daki ikameti müddetince kendisine Saruhan, Aydın ve Menteşe sancaklarının geliri tahsis olunur. Âdeta, tahttan ikinci bir feragat anlamına gelebilecek bu fedakârlığa rağmen Murad Bey'in, Varna galibi olarak büyük bir şöhret kazandığı anlaşılmaktadır.
 

Kaynak: Turksavaslari.com                                                                                                              Pasifik   

*****************************************************************************************************

                                                  İstanbul'un Fethi

İSTANBUL’UN FETHİNE DOĞRU İstanbul, Schlumberger'in ifadesine göre, babası Sultan Murad’ın vasiyetiyle kendisine tavsiye edilmiş ve ecdadı olan bütün sultanların zihinlerini işgal etmiş olduğu bu muazzam teşebbüsü gerçekleştirmek isteyen Sultan Mehmed, devamlı olarak bu fethi nasıl başarabileceğini düşünüyordu. Zira bu şehrin fethi, Osmanlı Türklerine sadece yeni bir başkent kazandırmayacak, ayni zamanda kurdukları devletin, Avrupa kıtasındaki topraklarının garantisi olacaktı. Egemenlikleri altındaki ülkelerin merkezinde ve Avrupa-Asya geçidi üzerinde bulunan bu yeni başkent ellerinde olmadan Türklerin kendilerini güvenlik içinde hissetmeleri imkânsızdı. Kendilerini tedirgin eden Rumlar değil, Hıristiyanların birleşerek Konstantinopolis gibi bir üsten harekete geçmeleri ihtimaliydi. Sultan Mehmed, Konstantin iye’yi ele geçirmek suretiyle "müjdeli emir" olmak ve Osmanlı Asya’sı ile Avrupa’sını birbirine bağlayıp devletin tabiî sınırlarını, coğrafî ve siyasî birliğini sağlamak istiyordu. Hammer, hükümdara bu düşünceyi gerçekleştirme imkânını veren olayları su ifadelerle dile getirir:

"Bizans İmparatoru Kostantin, mevsimsiz olarak ve maharetsizce bir hareketle, padişahın fetih arzusunu hemen uygulamasını tacil (süratlendirecek) edecek davranışlarda bulundu. Sultan İkinci Mehmed, Anadolu'da, İbrahim Bey tarafından saçılmış olan nifak tohumlarını gidermeye çalıştığı sırada, Bizans elçileri ordugâha gelerek Orhan'a tahsis edilmiş olan akçanın hemen ödenmesini istemişler ve belirtilen paranın iki misli olarak verilmeyecek olması halinde, şehzadenin serbest bırakılacağını tehdide edici bir dille beyan etmişlerdi." Bu neviden bir hareket, bir bakıma Fatih’i tehdide ediyordu. Öyle anlaşılıyor ki, bu tehdidin sonu da gelmeyecekti. Zira isi şantaja kadar götürmek demek olan bu istek, Osmanlıları devamlı surette rahatsız edecekti. Gerçekten, Karaman seferi esnasında İmparator Konstantin ve senato, bu seferi fırsat bilerek gönderdiği elçilerle Şehzade Orhan'a verilen tahsisatın arttırılmasını ve şayet bu yapılmazsa Şehzadeyi Rumeli'ye salıvereceğini de tehdide olarak bildirmekte idi. Gelen elçilerin önce vezir-i azami görerek arzularını bildirmeleri, protokol gereği olduğundan elçiler, İmparatorun tekliflerini Halil Paşa’ya bildirdiler.

Bu tekliflere göre İmparator, İstanbul'da bulunan Şehzade Orhan’ın her sene verilmekte olan tahsisatının, masraflarını karşılayamamasından dolayı artırılmasını istemekte, şayet bu teklifi kabul edilmeyecek olursa adi geçen şehzadeyi Rumeli'ye salıvereceğini tehdidkarâne bir şekilde bildirmekte idi. Bunu öğrenen Halil Pasa, henüz imzası kurumayan ahde muhalif hareketlerinden dolayı ağır sözler söyleyerek elçileri tehdide ettikten sonra:

"Simdi Anadolu'ya sefer ettiğimizi ve Frikya'da bulunduğumuzu gördüğünüzden istifade ederek, âdetiniz olduğu üzere uydurduğunuz sözlerle bizi korkutmak istiyorsunuz. Biz çocuk değiliz, elinizden ne gelirse yapınız. Orhan’ı Trakya'ya padişah yapmak istiyorsanız hiç durmayın. Macarları da getirmek istiyorsanız davet ediniz. Yalnız sunu biliniz ki hiç bir şeye muvaffak olamayacaksınız. Aksine ellerinizdekini de kayb edeceksiniz. Mamafih söylediklerinizi padişahıma arzedecegim. O, ne der ve nasıl arzu ederse o olacaktır". diyerek durumu Sultan Mehmed'e bildirir. Hükümdar, İmparator ve senatonun bu istekleri karsisinda hiddetlenecektir. Fakat uygun zamani bekledigi için elçileri güler yüzle karsilar. Onlara, yakin zamanda Edirne'ye dönecegini ve orada görüserek arzularini yerine getirecegini söyledikten sonra onlari tatli dil ve ümitli bir sekilde geri gönderdi.

İmparatorun, Sultan Mehmed'i tahrik eden bu istekleri ve elçilerin söyledikleri, Bizans tarihçisi Dukas tarafindan tafsilatli bir sekilde su ifadelerle nakledilir:

"Budala Bizanslilar, iyi düsünmeden, bos bir fikir ortaya atarak Mehmed'e elçiler gönderdiler. Âdet oldugu üzre elçiler, söyleyeceklerini önce vezire söylerlerdi. Bu elçiler vezire dediler ki: "İmparator Konstantinos her sene kendisine verilmekte olan 300 bin akçayı almaya razı olmuyor. Sizin padişahınız gibi, Osmanoğulları’ndan olan Şehzade Orhan, kemal çağına ermiş bir gençtir. Her gün birçok kimse kendisine gelerek, ona "emir" diye hitab ediyor ve kendisini padişah ilan etmek istiyorlar. Orhan ise bunlara ihsanlarda bulunmak ve kendilerine hediyeler vermek istiyor ise de, parası olmadığından ve para istemek için müracaat edecek başka bir yeri bulunmadığından İmparatora başvuruyor. Ya tahsisatı iki misline iblağ ediniz veya Orhan’ı serbest bırakacağız. Osmanoğulları’nı beslemeye mecbur değiliz. Bunların, beytülmalden infak olunmaları gerekir. Orhan’ın, tarafımızdan vaki olan tevkifi ve şehirden dışarı çıkmaması için aldığımız tedbirler yeterlidir."

Halil Pasa, bunları ve daha başka sözleri dinledikten ve Padişah Mehmed'e söylemek üzere İmparator ve senatonun bu tekliflerini duyduktan sonra, elçilere şunları söyledi: Ey akilsiz ve şaşkın Bizanslilar! Tasavvurlarınızdaki şeytanlıkları çoktan bilirdim. Bu bildiklerinizi unutun... Daha dün denecek derecede yakin bir zamanda sizinle yeminle teyit olunmuş ahitnameyi yaptık ve diyebiliriz ki, mürekkebi henüz kurumamıştır. Simdi ise Anadolu'ya sefer yaptığımızı ve Frikya'da bulunduğumuzu gördüğünüzden faydalanarak, âdetiniz oldugu üzre uydurduğunuz korkulukları bize göstermek suretiyle bizi ürkütmek istiyorsunuz. Biz, fikir ve kudretten mahrum çocuk değiliz. Elinizden ne gelirse yapınız. Orhan’ı Trakya padişahî yapmak isterseniz hiç durmayın. Macarları Tuna'dan bu tarafa geçirtmeyi düşünüyorsanız onlar da gelsinler. Siz de daha önce kayb ettiğiniz yerleri geri almak için taarruza geçmek isterseniz bunu da yapınız. Yalnız sunu biliniz ki, bunlardan hiç birine muvaffak olamayacaksınız. Aksine ellerinizde bulunanı da kayb edersiniz. Mamafih, söylediklerinizi padişahıma arzedecegim, o ne arzu ederse o olacak."

Mehmed, bas vezir ile elçiler arasında konuşulan yukarıdaki hususları duyunca çok hiddetlendi. Ancak bunu belli etmedi. Bizans elçilerini kabul ederek, bunlara dedi ki: "Az zamanda Edirne'ye dönmek niyetindeyim. Oraya geliniz, İmparatoru ve şehre ait bütün hususları orada bana söyleyiniz. İstenilen her şeyi vermeye hazırım." Mehmed bu sözleri ve daha buna benzer tatli sözler söyleyerek bunlara yol verdi. Birkaç gün sonra Boğazı geçip Edirne'ye gelen Mehmed, Karasu civarında bulunan köylere, sadik kölelerinden birini göndererek İmparatoriçen tahsis olunan iradin (gelirin) verilmesini yasakladı. Bu gelirin tahsiline memur olanları ve buna nezaret edenleri oradan kovdu. Bu suretle sadece bir sene bu gelir âlinmiş oldu."

BOĞAZKESEN (RUMELİ) HİSARI’NIN YAPILMASI

İkinci Mehmed, germek dedelerinin ve gerekse babasının girişmiş oldukları büyük ve cüretli teşebbüsü gerçekleştirmek istiyordu. Tabiat ve coğrafya, İstanbul'u, doğu ve batıdaki Osmanlı ülkelerine merkez yapmıştı. Kostantiniyye, başka bir devletin elinde kaldıkça Osmanlı ülkesi, Hıristiyan istilasına açık bulunacağı gibi, Avrupa ile Asya arasındaki bağ ve alaka da emniyete alınamazdı. Böylece devlet, tam ve sağlam bir vücuda olacak yerde, gövdesi ortasından ikiye bölünmüş olarak parçalanmak tehlikesine maruz kalırdı.

Gerçekten su ana kadar, Osmanlılar tarafindan İstanbul'un fethi için yapılan teşebbüslerin her birinde bir engel çıkarak veya çıkarılarak muvaffakiyet önlenmişti. Fakat burası, İmparatorun elinde bulundukça Osmanlıların Rumeli'ye tamamen hâkim olmaları mümkün değildi. Nitekim, Varna muharebesine gidilirken, Çanakkale'nin ve hatta Sarayburnu ile Boğaza doğru olan yerlerin düşman tarafindan tutulmuş olması, bu arada İstanbul'un da, düşmanı teşvik eden İmparatorun elinde bulunması yüzünden büyük tehlikeler altında Ceneviz gemilerine 40 bin duka altın verilerek Rumeli sahiline geçilebilmişti. Su halde, iki kıtadaki Osmanlı hâkimiyetinin, devamlı olarak sinsi bir siyasetle, Osmanlılar aleyhinde çalışan Bizanslilar yüzünden, ne kadar korkunç tehlikeler arz ettiğini hadiseler göstermektedir.

İkinci Mehmed, Karaman seferinden dönerken Çanakkale Boğazı’nın Frenk gemilerince tutulduğu haberini alınca, İstanbul Boğazı’na gelip babasının geçtiği yerden Rumeli sahiline geçer. Bu geçiş esnasında, Anadolu Hisarı’nın karsısına bir kale yapılmasını emreder. İstanbul'un fethinden başka bir şey düşünmeyen Sultan Mehmed, bütün planlarını onun üzerine koruyordu. Bunun için atılan ilk adim, Boğazkesen Hisarı’nın inşası oldu. Askerî ehemmiyeti kadar abidevî değeri de yüksek olan bu muazzam kalenin inşası, Türk tarihinin varmış oldugu seviyeyi göstermesi bakımından önemlidir. Dört buçuk ay gibi akil almaz derecede kısa bir zamana sığdırılan bu inşaat, gerek tuttuğunu koparan bir teşebbüs, teşkilât, idare ve ikmal dehası olarak hükümdarın; gerek yardımcı ve tatbikatçı olarak fikri, madde planında gerçekleştiren kütlenin yüksek bir teknik seviyesine şehâdet etmektedir.

Osmanlıların, iki kıta arasındaki gidip gelmeleri esnasında, tehlikelerle karsı karsıya gelmelerinin kazandığı tecrübeleri, henüz kuvvetli bir donanmaya sahip olamayan bu devlet için, İstanbul'a sahip olmaktan başka çare olmadığını ortaya koymuştu. Zira tehlikeli durumlar, ancak bu sayede atlatılabilirdi. Böylece, padişahın emri üzerine, Karadeniz'den gelecek her türlü yardıma mani olmak ve iki sahil arasında karsıdan karsıya geçmeyi sağlayabilmek için, Boğazkesen Hisarı denilen Rumeli Hisarı’nın yapılmasıyla ise başlandı. Sultan Mehmed, Karaman seferinden Edirne'ye döner dönmez, Anadolu ve Rumeli'ye fermanlar göndererek bin kişilik bir inşaat ustası kadrosu ile o miktarda amele ve kireççi istediği gibi inşaata ait malzemenin ilkbahara kadar hazırlanmasını emir ile boğazda bir hisar yaptırılacağını bildirir. Bizans tarihçisi Dukas, bu haber üzerine gerek İstanbul, gerekse diğer yerlerdeki Hıristiyanların nasıl büyük bir telaşa kapıldıklarını su cümlelerle belirtir:

"İstanbul'da, bütün Asya ve Trakya ile adalarda bulunan Hıristiyanlar, bu haberi duyunca çok üzüldüler. Aralarındaki konuşmalarda bundan başka bir şeyden bahsetmiyorlardı. Ancak "artik İstanbul'un son günü geldi, milletimizin yok olma çanları çalmaya başladı. Deccal’ın günleri geldi, ne olacağız? Veya ne yapalım? Ey Allah’ımız! Canimizi al ki, bu kulların, şehrin yok olusunu kendi gözleri ile görmesinler. Senin düşmanların, bu şehri muhafaza eden azizler nerededirler demesinler." Bu münacatı yalnız İstanbul halkı değil, Anadolu'da dağınık surette ikamet eden, adalarda ve garp vilayetlerinde bulunan Hıristiyanlar ağlayarak bağırıyorlardı."

"Külle-i cedide" diye de isimlendirilen günümüzdeki Rumeli Hisarı’nda, Fatih’in vakfiyesinden anlaşıldığına göre bir de cami vardı. Bu camide vazife gören imam (hitabet vazifesi dâhil), bu hizmete karşılık her gün 6 akça, müezzin (temizlik isleri dâhil) 4 akça ücret alıyordu. Adi geçen hisarın yeri tespite çalışılırken boğazın en dar yerindeki (660 m.) bu noktanın seçimi, askerî sevk ve idare bakımından önemli idi. Bu yeni hisarın, karsısındaki hisar ile birlikte boğaz geçişini kapatabilmesi tasarlanmıştı. Geçişi, makaslama ateş ile önlemek ve akıntılar yüzünden gemilerin burada, yani hisarın bulunduğu kıyıya yaklaşmak zorunda kalacaklarından istifade ediliyordu. Hisar, yaklaşan hedefleri toplarının en uzak mesafesinden karşılayarak, güneyde en uzun mesafeye kadar takip edebiliyordu.

Sultan Mehmed'in kale yaptırmak istediği mevki, Bizanslıların Hermaneum Promontarium dedikleri, boğazın en dar yeri olup, milattan beş asır önce Iran Sahi Dârâ, muazzam ordusu ile buradan Avrupa kıtasına geçmişti.

Hisarın yapılması ile ilgili hazırlıklar üzerine telaşa düsen İmparator, Edirne'ye elçiler gönderdi. Bunlar, aldıkları talimat gereği, Şehzade Orhan’ın tahsisatından bahsetmeyeceklerdi. Pâdişahla anlaşabilmek için her fedakârlığa katlanacaklardı. İmparator, elçiler vâsıtasıyla I. Murad’san itibaren gelip geçmiş bütün pâdişahların, İstanbul'un hariminde bir kale yapmak ve hatta bir kulübe bile yapmak istemediklerini, Yıldırım Bayezid’ın, Manuel'in muvafakati üzere Türklerle meskun olan Anadolu sahilindeki kaleyi (Anadolu Hisarı) yaptırdığını bildirdikten sonra, kale yaptırmak suretiyle Frenklerin gidip gelmelerine mani olmak ve gümrük resimlerini (vergi) hiçe indirip İstanbul'u aç bırakmak istediğini beyanla bunu yapmaması için ne istiyorsa onu vereceklerini bildirmişti.

Sultan Mehmed, İmparatorun gönderdiği elçiler vâsıtasıyla söylenilen şeyleri dinledikten sonra:

"Ben, şehirden bir şey almıyorum. İmparator, şehrin hendeğinden dışarı hiç bir şeye malik değildir. Şayet Mukaddes Ağız’da (Boğaz'da) bir kale inşa etmek istersem, beni men etmeye hakkiniz yoktur. Her yer benim mülküm altında bulunuyor. Anadolu yakasında bulunan kaleler benimdir ve bunların içinde oturanlar da Türk’türler. Garpta meskûn olmayan yerler de benimdir. Bizans’ın orada oturmaya hakları yoktur. Macar Kralı üzerimize yürüdüğü zaman o karadan gelirken, Frenklerin kadırgaları Ege Denizi Boğazına gelerek Gelibolu Boğazını kapatarak, babamın Trakya'ya geçmesine mani oldular. O zaman babam, Mukaddes Ağız’ın yukarısına çıkarak babasının* inşa eylediği kaleye yakin bir yerden Allah’ın inayeti sayesinde kayıklar ile boğazı geçti. Binaenaleyh, babamın boğazı geçmek için ne zorluklara katlandığını ve ne sıkıntılara girdiğini pekala bilirsiniz. Babamın, İstanbul Boğazı’nı geçmemesi için İmparatorun kadırgaları kesiflerde bulunuyorlardı. Ben, daha çocuktum. Edirne'de oturuyor, Macarların gelmelerini bekliyordum. Macarlar, Varna civarındaki yerleri yağma ediyorlardı. Bunları gören İmparatorunuz seviniyordu. Müslümanlar ise izdi rap çekiyorlardı. Kâfirler de sevinç ve meserret içinde idiler. Çok büyük tehlikeler ile boğazı geçen babam, karsı tarafa geçer geçmez, Anadolu kıyısında bulunan kalenin karsısına, garp tarafında diğer bir kale yaptıracağına yemin etti. O, bu yemini yerine getirmeye muvaffak olamadı. Allah’ın inayeti ile bunu ben yapmak istiyorum. Neden buna mani olmak istiyorsunuz? Memleketimde istediğimi yapmaya gücüm yetmeyecek mi? Gidiniz ve İmparatora deyiniz ki, şimdiki pâdişah eski pâdişahlara benzemiyor. Onlarin yapamadıkları şeyleri bu kolayca yapabilecektir. Onlarin istemedikleri şeyleri, bu isteyecek ve yapacaktır. Şimdiden sonra bu husus için gelenlerin derisi yüzülecektir."

Dukas’ın, bu ifadelerinden anlaşıldığına göre Sultan Mehmed, Rumeli Hisarı’nın inşasına mani olmak isteyen Bizans İmparatoru'na, tarihî hadiseleri hatırlatmak suretiyle bu teşebbüsündeki hakliliğini isnat etmeye çalışır. Onun için bu isten vaz geçmesinin mümkün olamayacağını tehdide yollu bir tarzda ona bildirir.

Rumeli Hisarı’nın yapılması hazırlıklarına 1451-52 kışında başlanmıştır. İlkbaharın başlangıcında Mart ayinin sonlarına doğru, Rumeli tarafına Anadolu Hisarı’nın karsısına bol miktarda inşaat malzemesi, usta, amele ve kireççi gelmişti. Kereste İzmit ile Karadeniz Ereğlisi’nden, taslar ise Anadolu tarafindan getirilmişti. Çalışmak üzere külliyetli miktarda insan gelmişti. Sultan Mehmed, bu sırada kara yolu ile boğaza gelerek bilirkişilerle (teknik eleman, mühendis) o havaliyi gezdi. Denizin akıntısı hakkında malumat aldı. İki sahil arasındaki mesafeyi ölçtürdü. Kalenin yapılacağı sahayı kendisi tayin ile hududunu tespit ettirdi. Bundan sonra bir rivayete öre önce kıyıda, hisarın güney-doğu kösesindeki kule inşa edilerek malzeme ve çalışmaların selameti emniyete alınmıştır.

Fâtih Sultan Mehmed, hisarın duvarlarının Arapça "Muhammed" kelimesi seklinde olmasını istediğinden planını da ona göre tasarlamıştı. Buna göre her "Mim" (M) harfinin yerinde bir kule bulunmasını arzuluyordu. Kulelerden ikisi, birbirinin yanında ve burunun eteğinde idi. Üçüncüsü denize daha yakindi. "H" ve "D" harflerinin bulundukları yerlerde istihkamlar yapıldı. Pâdişah, bunların yapılmasına özen gösteriyor ve bizzat nezâret ediyordu. Gerçekten üç köseli olarak düşünülen hisarın projesi, bizzat Sultan Mehmed tarafindan tasarlanmıştı. Eski ananeye uyularak, hisarın yapılmasında devletin ileri gelenlerinden de faydalanıldığı ve bunların, masraflara katıldıkları görülür. Bu insanların, kule ve surların bir kısminin yapılmasına nezâret ettikleri anlaşılmaktadır. Nitekim hükümdar, kale inşasını üç vezir arasında taksim eder. Üç kösenin doğuda, yani deniz sahilinde olan bir kösesine akropol olarak gayet metin bir burç yaptırma vazifesini Halil Paşa’ya verdi. Yamaçta, yani güneyde bulunan diğer köseye büyük bir burç yapılmasını Zağanos Paşa’ya ve üçüncü köseye, yani kuzeye düsen tarafa yapılacak burcu da Saruca Paşa’ya verdi. Vezir Şehabeddin Pasa da bütün inşaata nezâret etti.

Kaynaklar, Rumeli Hisarı’nın, bizzat Sultan Mehmed'in idaresinde 1000 kadar usta ve onun iki misli isçi çalıştırılarak dört ay gibi çok kısa bir zamanda (Hammer'e göre üç aydan daha az) tamamlandığını belirtmektedirler. Bununla birlikte inşaatın bütün mekan ve safhalarında çalışanların şayisinin, yukarıda verilenden daha fazla olduguna işaret edilmektedir. Zira Dukas, "inşaatı Arsin üzerine ustalara taksim etti. Ustalar bin kişi kadardı. Her ustanın yanına iki yardımcı koydu. Kale duvarının iç ve diş taraflarında da miktarı kâfi ustalar ve yardımcı ustalar çalıştırdı." demektedir. Buna göre 21 Mart 1452'de inşaatına başlanan Boğazkesen (Rumeli) Hisarı, beş-altı bin kişinin çalışması sonucunda Temmuz ayinin sonlarında tamamlandı.


Rumeli Hisarı’nın askerî önemi üzerinde duran ve bu konuda

=> Willst du auch eine kostenlose Homepage? Dann klicke hier! <=