Mulksuzler

netkitap.com

Mülksüzler

Ursula Kroeber LeGuin, 1929’da Kaliforniya’da dogdu. Babasi ünlü antropolog Alfred Kroeber, annesi ise yazar Theodora Kroeber’dir. Radcliff ve Columbia Üniversiteleri’de edebiyat egitimi gördü. Tarihçi Charles LeGuin ile evlendi. 1950’li yillarda fantastik öyküler ve romanlar yazmaya basladi, ancak bunlar uzun süre yayimlanmadi. 1962’de ilk bilimkurgu öyküsü yayimlandi. Mülksüzler’in yayimlandigi 1974 yilina kadar alti bilimkurgu romani yazdi. Bu tarihten sonra zaman zaman bilimkurgu öyküleri yazmakla birlikte romanlarinda daha ziyade yari gerçekçi/yari fantastik temalar isledi. En önemli bilimkurgu romanlari arasinda Mülksüzler (1974), The Left Hand of Darkness (Karanligin Sol Eli, 1969), City of Illusions (Hayaller Sehri, 1967), Rocannon’s World (Rocannon’in Dünyasi, 1966), ve Planet of Exile (Sürgün Gezegeni, 1966) sayilabilir. Önemli fantastik romanlari ise Threshold (Esik) ve “Yerdeniz Üçlemesi” adi altinda toplanan A Wizard of Erthsea (Yerdeniz Büyücüsü, 1968), The Tombs of Atuan (Atuan Mezarlari, 1971) ve The Farthest Shore (En Uzak Sahil, 1972)dur. Ursula LeGuin, ABD’nin Oregan eyaletinde, Portland kentinde yasiyor.

Ursula K. LeGuin, anarsist, sosyalist, feminist, Taocu; bunlarin hepsi birden ve hiçbiri.Bence yirminci yüzyilin en önemli romancilarindan biri; ister roman bir birey oluşumu romanı olarak okunsun,ister bir ütopya olarak, iki durumda da ne roman degerinden bir sey kaybeder, ne de romani okuyan.
The Dispossessed(Mülksüzler), 1974 yilinda yazildi, bir bilimkurgu romani olarak. 1975’te bilimkurgu dünyasinin en önemli iki ödülü sayilan Hugo ve Nebula ödüllerini aldi. Ödül almanın romanın değeri açısından çok fazla birşey ifade ettiğini düşünmüyorum, ancak bu ödüllerin önemi surada; Nebula ödülünü, çogunlugu Amerikan muhafazakarlarindan olusan SFWA (Amerikan Bilimkurgu Yazarlari Dernegi) verir, bir tür Oscar ödülüdür yani. Bu dernegin üyelerinin çogunlugu ne LeGuin’den, ne de onun anarsist-sosyalist fikirlerinden hoslanir. Ama ödül LeGuin’e gitti, roman yayinlandigi gün bir klasik olmustu çünkü. Ayni hizla, bilimkurgu “hastalarinin”olusturdugu bir ödül olan Hugo’yu aldi LeGuin; böylece 1974 yilinin en iyi bilimkurgu romanini yazmis olma serefine sahip oldu.

Mülksüzler, bir dizi Taocu zitlik üzerine kurulu,zıtlıkların birbirini dengelemesiyle bağlantılı. Bu zitliklarin en basinda ikiz dünyalar olan “Anarres” ve “Urras” geliyor. Bu iki dünya bir “ikili sistem” olusturuyorlar, birbirlerinin etrafinda dönüyorlar. Her biri ötekinin “ay”i. Hangisinin ay, hangisinin dünya oldugu, ne taraftan baktiginiza bagli. Dünyalardan biri verimli, digeri çorak; biri özgür, digeri sinifli ve sömürülü; biri “anarsist”, digeri “arsist” (devletçi, yönetimci, hiyerarsik). Roman iki yolculuk üzerine kurulu: biri gidis, digeri dönüs. Ama aslinda “gidis”, eski dünyaya bir “dönüs” zaten. “Dönüs” ise aslinda, farkli bir insan olarak, farkli bir dünyaya “ilk kez gidis”.

Annarres’in bir ütopya olduğunu düşünmek , dogal kaynaklarinin azligi, kitlik, kötü iklim kosullari gibi durumları göz önüne aldığımızda çok da doğru bir düşünce olmuyor.Çünkü her ütopya bir bolluk varsayimi üzerine kuruludur. Anarres’in anarsistleri ise kitligi paylasiyorlar. Üstelik onlarin içinde de iktidar heveslileri, bürokrat özentileri var . Bu anlamda da Anarres bir ütopya degil. Ama Mülksüzler bir ütopya. Alisilagelmis türden bir ütopya degil. Kendi toplumunu, bugün ve burada varolanlari elestirerek buna alternatif bir mükemmel sehir ya da dünya tasviri yapan bir ütopyacinin kaleminden çikmamis, ama umut ilkesi metnin her satirinda kendini gösteriyor. LeGuin mükemmel bir toplum tasvir etmiyor, tersine, tüm eksiklikleriyle bir yeni dünya’yi ve tüm sevilebilir yanlariyla bir eski dünya’yi karsi karsiya ve yan yana koyuyor.Böylece ikisine de bakarak bir umut oluşturabiliyoruz kendi içimizde.Yani bir anlamda yeni dünya ‘ya eski dünya üzerinden ,geri dönerek varıyoruz. Çünkü,Urras gezegeninde dogan bir düsünür olan Laia Odo, gerçek yolculuk geri dönüstür, diyor. Tam da bu noktada LeGuin, Engels’in ütopyaciliga yönelttigi elestiriyi, bu kez olumlu açidan tekrarliyor. Engels “yeni bir dünya hayal etmekle yetinilmeyeceğini, o dünyayi varolan dünyanin, eski dünyanin somut, bilimsel elestirisi üzerinde kurabilecegini” söylemişti.Romanın kahramanı Shevek, ise tasarlanmis bir yeni dünya’da basliyor, ama ilk adimi eski dünya’ya gitmek, onu tanimak, kavramak ve elestirmek oluyor. Ancak bundan sonradir ki yeni dünyasina geri dönebilir ve ütopya somut bir gerçeklik olarak anlam kazanabilir.

Shevek’in önce eski dünya’ya, Urras’a, sonra yeniden yeni dünya’ya, Anarres’e dönüsü bir kisir döngü degil. Dönülen yeni dünya, birakilan bir dünya degil, Shevek’ten sonra eski dünya da ayni kalamayacak. Çünkü bu yolculuk birkaç duvari yikmayi gerektiriyor. Insanlari, dünyalari, ülkeleri, kültürleri birbirinden, bugünü dünden, bugünü yarindan ayiran dünyalari. LeGuin’e göre ikide bir gelip tosladigimiz duvarlar, bugünümüzü yasanmaz kilan engellerdir. Bir birey olarak çevremizi saran, devletin, kapitalizmin duvarlarini yikmak yeterli degildir. Uluslari, ülkeleri, dünyalari ayiran duvarlari yikmak da yeterli degildir. Kendimizi kendimizden, an’i zamandan ve hangi toprak parçasinda, hangi gezegende yasarlarsa yasasinlar tüm canli varliklari birbirinden ayiran duvarlar (ki bunlar sonsuza uzaniyor) yikilana kadar her birimizin birer “olumsuz, tersine duvarci ustasi” olmamiz gerek LeGuin’e göre. Bu duvarlari etrafimiza devletin, bürokratlarin, kapitalistlerin, askerlerin mi ördügü, yoksa bizim mi kendimizi duvarlar arasina hapsettigimiz, sonuçlari açisindan fark etmiyor. Çünkü, Tau Ceti yildiz sisteminin Anarres gezegeninde Kuzey-batisi Bölgesi’nde dogan fizikçi/isyanci Shevek’in dedigi gibi, içeri kapamak, disarida birakmak, ayni sey…

=> Willst du auch eine kostenlose Homepage? Dann klicke hier! <=