1. D. S. ve Ku.. S. 8

Kongre, M. Kemal Paşa'nın açış konuşmasıyla başladı. İsmail Fazıl Paşa, başkanlığın, bir gün veya bir hafta süreyle ve alfabe sırasına göre herkes tarafından sırayla yapılmasını önerdi. Kendisinin adının baş harfleri de alfabenin başında yer alıyordu. Önerisi oylama da red edildi. Kongre başkanlığı basit bir yöneticilik değildi. Bir liderlik makamıydı. M. Kemal Paşa büyük çoğunlukla başkanlığa seçildi. Kongrenin ilk üç günü, üyelerin ittihatçı olmadıklarını açıkça belirtmek için ant içmek gerektiğini tartışmak ve İsmail Fazıl Paşa'nın hazırladığı yemin taslağını düzeltmek, Padişah'a yollanacak bağlılık yazısını hazırlamak ve gelen telgraflara yanıt vermekle geçti. Oysa Kongre'nin çözeceği çok önemli memleket sorunları vardı. Bu konuları M. Kemal saptamıştı. Erzurum Kongresi kararları onaylanmalı, dernekler birleştirilmeli, Temsil Heyeti bütün vatanı kapsayacak şekilde şekilde yetkili kılınarak, ulusal merkezi bir güç oluşturulmalıydı. Ancak dördüncü gün gündeme geçilebildi. Erzurum Kongresi kararları aynen kabul edildi ve bu kararlar bütün Anadolu ve Rumeli'yi kapsayacak biçimde genişledi. Bütün dernekler "Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Derneği" adı altında birleştirildiler. "Heyet-i Temsiliye vatanın bütününü temsil eder." kararıyla Temsil Heyeti'nin yetkileri bütün ülke için geçerli kabul edildi.

8 Eylül günü, İsmail Hami (Danişment) tarafından hazırlanmış ve 25 delegenin imzasını taşıyan "Amerikan Mandası" nı isteyen önerge gündeme alındı.Ulusal Savaşı kendi içinden çökertebilecek, başka bir ülkenin güdümüne girmek gibi aşağılayıcı bir durum olan "Manda" sorununa bakmakta yarar var. Birinci Dünya Savaşı galiplerinden İngiltere ve Fransa, Rusya'nın bulunmamasından yararlanarak Orta Doğu'yu aralarında paylaşıyorlardı. Buna kılıf bulmak üzere Paris Barış Konferansı'nda, Orta Doğu ülkelerinin kendilerini yönetemeyeceğin için İngiltere ve Fransa'nın bu görevi yerine getirmesine karar verildi. 14 maddelik ilkelerini yayınlamış bulunan Amerika Başkanı da Amerika'nın çıkarlarına ters düşmemek koşuluyla bunu kabul ediyordu. Suriye ve Lübnan Fransız, Irak ve Filistin İngiliz Mandasına yani güdümüne bırakıldı. Ermenistan için Amerikan Mandası düşünülüyordu. İşte bu sırada Türkiye'de bazı kimseler Türkiye için de bir Amerikan Mandası sağlanması için çaba harcamaya başladılar. 1919 yılı Temmuz ve Ağustos ayında Kara Vasıf ve daha sonra Halide Edip ve Bekir Sami'nin bu konuda önerilerini bildiren telgrafları M. Kemal tarafından red edilmişti. Bu kişiler, Amerika'nın dünya üzerindeki insani değerleri sürdüren en büyük demokrasi olduğunu, Amerika sayesinde Türkiye'nin de kurtulabileceğini ve uygarlaşacağını ve kendi kendini yönetmeyi öğrenebileceğini ileri sürüyorlardı. Halide Edip (Adıvar) Hanım 10 Ağustos tarihli mektubunda, Sivas Kongresi toplanana kadar Amerika'nın Türkiye'deki komisyonunu alıkoyabileceklerini hatta Sivas'a Amerikalı bir gazeteci gönderebileceklerini yazıyor, savaş ile çözüm bulunamayacağını ileri sürüyordu.

Manda konusu şimdi, hem de büyük bir taraftar bularak, Sivas Kongresi'nin gündemine giriyordu. Bu kadar geniş taraftar bulması M. Kemal Paşa'yı üzdü. Rauf Bey ve Refet Bey gibi, Amasya Genelgesi'ni imzalamış kimseler bile şimdi bu önergeyi destekliyorlardı. İstanbul'dan gelen Kara vasıf Bey bu konuda oldukça etkili idi ve Sivas'a bir Amerikalı gazeteci getirmişlerdi. Brawn adındaki bu gazeteciye Manda yanlıları çok büyük ilgi ve saygı gösteriyorlardı. Mandacılar diye bilinen kişilerin bu görüşlerini mektuplarından ve kongre tutanaklarından yararlanarak şöyle özetleyebiliriz: "Yirminci yüzyılda 50 milyon lira borcu, harap bir memleketi, pek verimli olmayan bir toprağı ve ancak 10-15 milyon lira geliri olan bir kavim için bir dış koruma olmaksızın yaşamak olanağı olamaz. Bağımsız yaşamaya mali durumumuz elverişli değildir. Parasız, ordusuz ne yapabiliriz? Onlar uçak ile havada uçuyorlar, biz henüz kağnı arabasından kurtulamıyoruz.... Bugün bağımsızlığımızı kurtarsak bile yine günün birinde bizi paylaşırlar. Eğer İzmir Yunanistan'da kalsa ve aramızda bir savaş açılsa, düşmanımız Yunanistan'dan gemi ile asker getireceği halde, acaba biz Erzurum'dan hangi trenle taşımacılığımızı yapabiliriz? Bir de diyelim ki, biz dış ve iç tam bir bağımsızlık isteriz. Fakat, acaba kendi başımıza yapabilecek miyiz? Yapamayacak mıyız? Ondan önce, acaba bizi kendi başımıza bırakacaklar mı?" Sonunda Amerikan Kongresi'ne bir mektup yazılarak "Manda" istenmesini öneren Rauf Bey'in bulduğu çözüm kabul edildi ve bir mektup yazıldı. Çok ilginçtir ki mandacı grupla M. Kemal Paşa'nın ilişkileri Cumhuriyet'in İlanı, Saltanat ve Hilafet'in Kaldırılması sırasında da aynı biçimde oluştu. Mandacıların bu fikirlerine kaşı M. Kemal tam bağımsızlık için "Ya bağımsızlık ya ölüm" parolasıyla yanıt verdi. Para bulunsun veya bulunmasın ordu mutlaka olacaktır, düşman gemi ile, kamyon ile asker ve cephane taşırken, Türk Ulusu kağnısıyla, sırtında cephane taşıyacak, asker yürüyerek ve çoğu kez yarı çıplak ve yarı aç cepheye gidecektir, yaralılar için, hastalar için ilaç bulunmayacaktır ama Türk Ulusu bütün bu güçlüklere rağmen M. Kemal'in önderliğinde bu savaşı kazanacaktır.

Bu arada Trabzon'dan gelen bir telgrafla, Sivas Kongresi'nin genel kongre olmasına ve bir Temsil Heyeti seçmesine karşı olduklarını bildirdiler. Erzurum'dan da buna benzer haberler geliyordu. Hatta Kazım Karabekir Paşa da Trabzon delegelerinin görüşlerini paylaşmaktadır.Diğer yandan Elazığ Valisi Ali Galip'in İngilizlerin de yardımı sağlayıp Kongreyi basacağı duyuldu. Bütün bunlar hiç kuşkusuz büyük sorunlardı. Bir yanda dış baskı ve tehlike, diğer yanda "Mandacılar"ın yozlaştırıcı çalışmaları ve Trabzon delegelerinin, Kongreyi çok ileri gitmekle suçlayan ithamları vardı. Mandacıların isteği ve ısrarı üzerine A.B.D. Kongresi'ne bir mektup yazıldı. Aynı tarihlerde A.B.D. Monroe Doktrini'ne dönerek Avrupa sorunlarından uzaklaştı. Versay'ı tanımadığı gibi "Manda" konusu ile de ilgilenmedi. Bütün bu engellere rağmen Kongre 11 Eylül'de çalışmalarını başarıyla tamamladı. Bu çalışmaları sonunda bir beyanname yayınladı.Yurt içine ve Yurt dışına gönderilen bu beyanname çok etkili oldu.

Birinci Dünya Savaşı sonuna doğru A.B.D. Orta Doğu'da söz sahibi olmayı düşünüyordu. Amerikalı uzmanlar tarafından hazırlanan rapora göre A.B.D.'nin Türkiye politikası, Türkiye'nin Avrupalı devletler tarafından paylaşılmaması, Ermenilere azınlıkta olmalarına rağmen devlet kurma hakkı tanınmasının Amerika'nın demokrasi anlayışına uymayacağı ve Türkiye kendi demokratik yönetimini kuruncaya kadar, bir süre A.B.D vesayetine verilmesi esaslarını kapsıyordu. Fakat Başkan Wïlson Paris Barış Konferansı'nda bunları dikkate almamıştı. İngiltere ve Fransa Orta Doğu'yu yağmalayınca, A.B.D. de Ermeni sorunu ve Türkiye Mandası ile ìlgilendi. Bu sebeple Wilson, General James G. Harbord'u bu konuları incelemekle görevlendirdi. Geniş bir kadro ile Türkiye'ye gelen Harbord uzun çalışmalardan sonra bir rapor hazırladı. Ermeni konusunda ileri sürülenlerin asılsız olduğunu belirtti, Türkiye Mandası konusunda da, milliyetçilerin kanının son damlasına kadar bağımsızlık için savaşmaya kararlı olduklarını bu nedenle bu ülkeye egemen olmak için mutlaka milliyetçilerle savaşmak gerektiğini, bunun için de 400-450 bin kişilik bir orduya gereksinme bulunduğunu, bu ordunun masraflarının A.B.D. için ağır olacağını, yerli kaynakların ise buna yetmeyeceğini, Türkiye'nin çok fakir olduğunu, mandanın kabulü halinde bunun A.B,D. için ekonomik bir yük olacağını belirtiyordu. Bu gerçekler karşısında A.B.D. Kongresi manda konusunu red etti.

Dıştan ve içten gelen bütün zorluklara karşın Sivas Kongresi Türk tarihinde başlı başına bir dönüm noktası oldu. Ulusal ihtilal, savaş, kurtuluş, devrim, cumhuriyet devrini getiren hamlenin vatan bütünlüğü adına temelini Sivas Kongresi attı. İhtilalin ilk gazetesi "İrade-i Milliye" Sivas'ta çıktı. Yabancı bir devletin güdümünde yaşama önerisi olan Manda konusu bir daha gündeme gelmedi. Atatürk'ün "Ya bağımsızlık ya ölüm" parolası bundan sonra temel ilke olarak yaygınlaştı ve benimsendi. "Türk Ulusu'nun onurlu ve şerefli bir ulus olarak yaşaması ve bunun ancak tam bağımsızlıkla sağlanabileceği burada kesinleşti. Ulusal sınırlarımızın esasları burada saptandı. Ya başaramazsanız?" diye soran Amerikalı gazeteciye M. Kemal şu yanıtı verdi. "Bir ulus varlığını ve bağımsızlığını sağlamak için, düşünce sınırlarını aşan girişimler ve fedakarlıklarda bulunduktan sonra başarılı olur. Ya başarılı olmazsa demek, o ulusun ölmüş olacağına karar vermek demektir."

Sivas Kongresi kararlarıyla, Erzurum'da alınan kararlar onaylandı. Bütün Müdafaa-i Hukuk dernekleri Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk adı altında birleştirildi ve Temsil Heyeti bütün ülke için geçerli oldu. Bütün sivil ve askeri güçler bir otorite altına alınmaya başlandı ve İstanbul Hükümeti'nin otoritesine üstünlük sağlandı. Batı Anadolu da bu otoriteye bağlandı. Ali Fuat Paşa bütün Kuva-yı Milliye'yi kapsamak üzere "Umum Kuva-yı Milliye Komutanlığı"na atandı. Sivas Kongresiyle M. Kemal'in, bütün ulus bireylerini ve düşüncesini ulusal idareye ortak etmek ve bağlamak konusunda gösterdiği başarı sayesinde Padişah iradesi yıkılıyor ve ulusal egemenlik ilkesi geliyordu. Böylece ulusal bağımsızlık yanında ulusal egemenlik de aşama aşama kaçınılmaz bir şekilde gerçekleşiyordu. Bu tarihten itibaren M. Kemal Paşa'yı kurulmakta olan yeni Türk Devleti'nin hukuki ve fiili iktidarını temsil ettiği için de, ulusal hükümetin başkanı olarak kabul etmek gerekir.

Sivas Kongresi'nin toplanması ve tüm ülkeyi ilgilendiren kararlar alması içte ve dışta büyük yankılar yapmakta gecikmedi. Kuva-yı Milliye ruhu tüm ülkede hızla yayılmaya başladı. Batılı devletler bu olayı, devlete başkaldırma olarak nitelendirmelerine rağmen, kendi kamuoylarında, bu hareketin ulusal bir dava olduğu anlaşılmaya başlandı. Fakat İstanbul Hükümeti, bu kongreyi meşru olmayan bir isyan olarak değerlendirdi. Damat Ferit "Anadolu hareketleri, Birinci Dünya Savaşı'nda terfi etmiş bir kaç subayın işidir. Bu hareketler, alevi sönmüş bir saman ateşinden başka bir şey değildir." diyordu. Anadolu'da İttihatçılık ve Bolşeviklik yapıldığı ileri sürülüyordu. İstanbul basınında çıkan aleyhtar yazılar, Ulusal Mücadeleyi yapanları, hayalci olarak nitelerken, ülkenin başına gelen bütün felaketlerin de sorumlusu gösteriyordu. Ülkenin gerçek kurtuluşunun ancak siyaset ile başarılabileceğini ileri sürüyordu.

DAMAT FERİT PAŞA HÜKÜMETİ'NİN DÜŞÜRÜLMESİ

Paris Barış Konferansı'na davet edilmiş ve orada hezimete uğrayarak, İtilaf Devletleri'nin Türkiye'yi paylaşmak ve Türk Ulusu'nun bağımsızlığını yok etmek konusundaki tutumlarını görmüş bulunan Damat Ferit Paşa, hala Ulusal Mücadele düşmanlığını sürdürüyordu. Ali Galip aracılığı ile Sivas Kongresi'ni dağıtmayı bile denemişti. Elazığ Valisi Ali Galip, Padişah, Damat Ferit ve İngilizlerin hazırladıkları bir plana uygun olarak, etrafına topladığı silahlı adamlarla kongreyi basacak, hatta M. Kemal Paşa'yı tutuklayacaktı. Bu girişim için Malatya'ya gelmiş bulunan Ali Galip, M. Kemal Paşa'nın yolladığı kuvvetlerden korkarak kaçmış ve girişim etkisiz bırakılmıştı. Bu olaydan sonra Damat Ferit Paşa yayınladığı bildiri ile halkı M. Kemal ve arkadaşlarını İttihatçı ve Bolşevik olmakla suçlamıştı. Bütün bu hareketlerin arkasında Padişah'ın olduğu bilinmekle beraber Kuva-yı Milliyeciler, sanki olaylardan Padişah'ın haberi yokmuş gibi bir tutumla, hücumlarını Damat Ferit Paşa'ya yöneltip, Padişah gerçeği öğrenirse kendisini aldatanları cezalandıracağını bekledikleri izlenimini yarattılar. Bu düşünce ile Padişah'a doğrudan bir yazı hazırlandı. Bu mektupta, Hükümetin Kongre'yi basmak yoluna gittiği, Müslümanlar arasında kan dökmek istediği, Kürtleri ayaklandırarak yurdu parçalamaya çalıştığı, bu sebeple suçlular yakalanırsa cezalandırılacakları belirtiliyor, "Bu cinayetleri düzenleyerek Dahiliye ve Hariciye Nazırları'na emir verdirip uygulattıran İstanbul Hükümeti'ne ulusun inanç ve güveni kalmadığı" bildirildikten sonra, namuslu kişilerden yeni bir hükümet kurulması isteniyor, adaletli bir hükümet kurulmadıkça İstanbul Hükümeti ile ilişki kurulmayacağı açıklanıyordu. Padişah ile doğrudan görüşmek isteyen Kongre Heyeti İstanbul ile uzun bir mücadeleden sonra 12 Eylül günü, Padişah ile görüşmesini engelleyen ve ulusun güvenini yitirmiş bulunan Damat Ferit Paşa Hükümeti görevden çekilene kadar İstanbul Hükümeti ile yönetim yönünden ilişkinin ve İstanbul ile her türlü telgraf ve posta haberleşme ve ulaştırmasını kesmeye karar verdi. Bu durum bütün vilayetlere ve yabancı devlet temsilcilerine de bildirildi. Bu karar bazı istisnalar dışında genel olarak uygulandı. Bu durum karşısında bile Ferit Paşa davranışından vazgeçmedi. 13 Eylül'de İngiliz yüksek komiseri Amiral de Robeck'e ziyaret ederek, milliyetçilere karşı, "Onları ezecek bir Osmanlı kuvvetinin gönderilmesini veya önemli bazı noktaları işgal için küçük bir müttefik kuvvetinin" gönderilmesini istedi. De Robeck, Müttefiklerin savaş yorgunu olduğu için böyle bir çarpışmayı göze alamayacaklarını belirterek bu istekleri red etti. Mustafa Kemal Paşa bir yandan İstanbul Hükümeti üzerindeki baskısını arttırırken, diğer yandan, 13 Eylül tarihinde milletvekili seçimlerinin çabuklaştırılması için Kolordulara ve illere bir yönerge gönderdi. İstanbul Hükümeti ile ilişti kesilmesinden doğacak otorite boşluğunu doldurmak amacıyla 14 Eylül'de bir genelge yayınladı. Birinci maddesinde:
"1- Devlet işleri, Padişah Hazretleri adına ve yürürlükteki yasalara göre eskisi gibi yürütülecektir. Soy ve din ayrılığı gözetmeksizin halkın canı, malı, ırzı ve her türlü hakları güven altında bulundurulacaktır" der. Bu bildiride, görevlerini yapmayan devlet memurlarının ve ulusal kararlara aykırı davrananların cezalandırılacağı bildiriliyor, güvenlik ve asayiş için kolordu komutanları, valiler ve mutasarrıflar görevlendiriliyorlardı.

İstanbul Hükümeti ile her türlü ilişkinin kesilmesi ile ortaya çıkan otorite boşluğunu, M. Kemal Paşa çok akıllı bir yöntemle doldurmaya, Anadolu'da sivil ve askeri yönetimi ele geçirmek için bütün bu makamları Heyet-i Temsiliye'ye bağlamaya başladı. Heyet-i Temsiliye'yi Anadolu'daki tek merci kabul eden M. Kemal Paşa, Anadolu'da fiilen yönetimi ele geçirmek için Eylül ayı içinde yoğun bir mücadeleye girişti. Elaziz Valisi Ali Galip, Dersim ve Malatya mutasarrıfları zaten kaçmışlardı. Ankara Valisi Muhittin Paşa, Çorum Ankara yolunda tutuklanarak Sivas'a getirildi. Koyu İstanbul taraftarı olan Muhittin Paşa ulusal hareketi sürekli olarak baltalamış olduğu için İstanbul'a gönderildi.Ankara halkı Defterdar Yahya Galip Bey'i Vali seçti. İstanbul yanlısı memurlar ayıklandı. Çorum Mutasarrıfı, Ankara Valisi Muhittin Paşa ile işbirliği içindeydi. Sivas'ı ziyaret eden Mutasarrıf Semih Fethi Bey, İstanbul ile ilgisini kesti ve Çorum da kazanıldı. Kastamonu'da yönetim İstanbul yanlısı memurların elinde idi. Ali Fuat Paşa Albay Osman Bey'i Kastamonu ya gönderdi. İstanbul yanlısı memurlar Albay Osman Bey'i hapsettilerse de, milliyetçi genç subaylar bir baskınla Osman Bey'i kurtardı, diğerleri tutuklandılar. Defterdar Ferit Bey Vali Vekili oldu ve Kastamonu ulusal otoriteye katıldı. Niğde'deki İstanbul yanlıları da M. Kemal'in emriyle buradaki Tümen Komutanı tarafından tutuklandılar. Trabzon Valisi Galip Bey İstanbul yanlısı olduğu için M. Kemal Paşa'nın emriyle Albay Halit Bey tarafından tutuklanarak Erzurum'a gönderildi. Konya Valisi Cemal Bey, İstanbul yanlısı olan en tehlikeli Vali idi. Konya'da milliyetçilere karşı amansız bir baskı yapıyordu. Konyalı milliyetçiler örgütlendiler. Refet Bey Sivas'tan Heyet-i Temsiliye adına Konya'ya gönderildi. Onun geldiği duyulunca Konyalı milliyetçiler harekete geçtiler ve Vali İstanbul'a kaçtı. Böylece M. Kemal Paşa Anadolu'da ulusal iradeyi fiilen egemen kılacak büyük bir başarı elde etti.

İstanbul ile ilişkinin kesilmesinden sonra Padişah'ın da milliyetçilere karşı çıkacağını düşünen M. Kemal Paşa l4 Eylül'de Padişah'a bir mektup göndererek, Ferit Paşa Hükümeti'nin izlediği yanlış politikayı anlattı. Ferit Paşa Paris Barış Konferansı'nda ulusal duyguları incitecek bir duruma düşmek, Aydın'ın işgalini önleyememek, milliyetçileri İttihatçı gibi gösterip, Anadolu'ya yabancı işgalini davet etmek, Ulusal Meclis için seçim yaptırmamak, ülkeyi yabancılara teslim etmek gibi çeşitli yönlerden suçlanıyordu. Yine aynı tarihlerde "Genel Kongre Heyeti" adına, yabancı devletlere bir yazı yazılarak, yapılan mücadelenin gerekçesi ve önemi anlatıldı.

Padişah ise ulusa bir bildiri yayınlayarak Anadolu'da başlayan ulusal hareketin Batı Anadolu'daki işgalleri genişlettiğini, ulusal hareket yüzünden ulusun harcanmakta olduğunu, bu sebeple Barış Konferansı'nda zayıf kalınacağını ileri sürüyor ve yakında onurlu bir barış yapılacağına inandığını belirtiyordu. Padişah'ın bu bildirisi Anadolu'da yayılamadığı için etkisi de olmadı.

Osmanlı maliyesi aynı sırada büyük bir sıkıntı içinde idi. Devlet gelirleri giderlerden çok düşüktü. Kabine içinde Ferit Paşa'ya karşı baskı oluşuyordu. Ali Rıza Paşa ve arkadaşları Ferit Paşa'nın istifasını istiyorlardı. Padişah da Ferit Paşa ile çalışamayacağını anladı ve milliyetçilerle uzlaşma yollarını aramaya başladı. M. Kemal'in eski bir arkadaşı olan Abdülkerim Paşa aracılığı ile bu ilişki kuruldu. Teklif İstanbul'dan gelmek şartıyla İstanbul Hükümeti ile görüşme önerisi M. Kemal tarafından kabul edildi. Baskıların karşısında dayanamayan Ferit Paşa 30 Eylül'de istifa etti. Bu, milliyetçilerin İstanbul karşısında kazandıkları ilk büyük başarı idi. Kendisini tutuklatmak, kongreleri dağıtmak ve ulusal iradeyi boğmak isteyen İstanbul Hükümeti, M. Kemal Paşa'nın karşısında üç ay içinde yenilmişti.

*Ergün AYBARS, Türkiye Cumhuriyeti Tarihi 1, Ege Ün. Basımevi, İzmir, 1986, ss.175-184
=> Willst du auch eine kostenlose Homepage? Dann klicke hier! <=