1. D. S. ve Ku.. S. 5

BATI ANADOLU KUVA-YI MİLLİYESİ'NİN KARAKTERİ

Mondros Ateşkesi sonrası ordular terhis edilmişti. Tümenlerin ve alayların asker sayısı birkaç yüzle ifade ediliyordu. Bunun yanı sıra, mevcut askeri birliklerin durumu da firariler,(asker kaçakları) dolayısıyla daha da azalmıştı. Bu sebeple Yunanlılar Batı Anadolu'yu işgale başladıklarında karşılarında 56, 57 ve 61. tümenlerin birkaç yüz kişilik zayıf kuvvetlerini bulmuşlardı. Üstelik Padişah, Yunanlılarla savaş durumunda olmadığını ilan etmiş ve Hükümet de gerek askeri kuvvetlerin gerekse halkın işgale karşı direnmemesini bildirmişti. Buna uyan İzmir Valisi, Manisa Mutasarrıfı gibi bazı yöneticiler kendi şehirlerinde ve civardaki direniş hareketlerini daha doğmadan öldürmüşlerdi. Bütün kötü şartlara rağmen Yunanlılar karşısında çetin bir direnme yapıldı. Zayıf mevcutlu askeri birliklerin komutanları, ulusal duygularla vatanlarını savunurken hamiyetli Türk vatandaşları ve onların yanı sıra, eskiden eşkıyalık yapan bazı efeler, adamlarıyla birlikte bu direnişlere katıldılar, hatta bazı yörelerde duruma hakim oldular. Halkın, askerin, efelerin oluşturduğu bu direniş hareketinin ortak noktası vatan savunması ve Türklük duygusu idi. Böylece oluşan bu direniş hareketi Ayvalık'tan, Denizli'ye kadar uzanan geniş bir çizgi üzerinde ulusal cephenin doğmasına yol açtı. Bu ulusal cepheyi oluşturan kuvvetlere ve bu harekete dar anlamda "Kuva-yı Milliye" dendi. Bu anlamıyla Kuva-yı Milliye silahlı direnişi ifade etmekte idi. Sivas Kongresi'nde anlamı genişledi ve bütün yurdun savunulması anlamına geldi. Kuva-yı Milliye deyimini ilk kez kim ve nasıl kullandı, bilinmemekle beraber Türk halkının 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı ve Balkan Savaşı sırasında sivil halkın direnişi ve örgütlenmesi görülmüştü. İtilaf Devletleri'nin işgallerinin geçici olduğunu kabul eden Türk Ulusu yüz yıllarca kendi yönetimindeki Yunan Ulusu'nun Batı Anadolu'yu istilasını ve bu toprakları Yunanistan'a katmak için geldiğini anlayınca yurdunu korumak için silaha sarılmıştı. Kuva-yı Milliye'nin para yiyecek, silah gibi ihtiyaçları yerli kaynaklardan sağlanıyordu. Fakat halkın bir kısmı işgale karşı direnmemişti. Hatta Yunan bayrakları asan kasabalar da olmuştu. Bazı yerler İtalyanları davet etmişlerdi. Bu sebeple Batı Anadolu'da Kuva-yı Milliyecilerle Padişahçılar arasında uzun süre çatışma sürdü. Fakat zamanla Yunanlıların Batı Anadolu'da yaptıkları zulüm, işkence, tecavüz, yağma, öldürme olaylarını gören halk bütünüyle Kuva-yı Milliye'ye katıldı. Yunanlılarla işbirliği yapan bozguncu, Padişah yanlısı ve ulusal kuvvetlere katılmayanlara karşı sert ceza yöntemlerine başvuruldu. Bu bakımdan Batı Anadolu halk savaşları, Güney Doğu Anadolu'daki gibi şehir savaşları biçiminde olmadı.

Yunanlılar yalnızca Batı Anadolu'yu değil Trakya'yı da işgale hazırlanıyorlardı. Burada bulunan Türk Kolordusu'nun asker sayısı 1.200'e indirilmişti. Oysa Yunan taburu daha başlangıçta 1.500 kişi idi. Terhis edilen Yunan askerleri silahlarıyla birlikte sivil Rumlara katılıyordu Yerli Rumlar çeteler kurmuş ve Türklere saldırıyorlardı. İtilaf Devletleri'nin koyu baskısı yüzünden ise Türkler bir şey yapamıyorlardı. Ele geçen çeteciler ve hatta adi suçlular bile, delil yetersizliği bahanesiyle İtilaf Devletleri ve yabancı müdahaleleriyle serbest bırakılıyordu. Trakya'nın coğrafi yapısı ve işgal kuvvetlerinin ortasında ve Anadolu'dan ayrı olması dolayısıyla burada ulusal direniş başarılı olamadı. 20 Temmuz 1920'de Yunanlıların istilası bu sebeple kolay gerçekleşti.

MİLNE HATTI

Yunanlıların Batı Anadolu'ya çıkartma yapmalarına Lord Curzon ve Churchill kabinede karşı çıkmışlar ve Türklerin bu durumda silaha sarılacağını ve Türk Ulusalcılığı'nın tahrik edileceğini Başbakan Lloyd George'a söylemişlerdi. İngiliz komutanlar da bunu doğrulayan raporlar vermişlerdi. Fakat buna rağmen Paris Barış Konferansı Yunanlıların İzmir'e çıkmasına izin vermişti. Bunun üzerine Batı Anadolu'da silahlı çatışma başlamıştı. Yunan propagandası bu olayları, Türklerin Rumları katlettiği biçiminde yansıtmıştı. Bu silahlı direniş üzerine bir cephe oluşmuştu. İngiliz General Milne Paris Barış Konferansı'na gönderdiği telgrafla Türk-Yunan kuvvetleri arasında ciddi bir mücadelenin sürdüğünü, Ulusal Güçler'in Yunanlıları vatanlarından atmak için çarpıştıklarını ve Osmanlı Hükümeti'ni dinlemediklerini, askeri birliklerin ve komutanların da Hükümet'in emirlerine aykırı olarak bu Ulusal Direnişi desteklediklerini bildirdi ve iki taraf arasında bir hat gerisinde kalmalarının sağlanmasını önerdi. Bu önerinin benimsenmesi üzerine General Milne, Barış Konferansı'nın kararını Yunan Komutanı'na ve Osmanlı Harbiye Nazırı'na değişik biçimlerde bildirdi. 3 Kasım 1919 tarihinde Milne tarafından çizilen hat hemen hemen Yunanlıların işgali altında bulunan bölgede Yunanlılar'ın Türk saldırılarına karşı güvenliğini sağlama esasına yönelikti. Yunan Komutanlığı, Yunanistan'dan yeni askeri birlikler getirilinceye kadar bu hattı kendi çıkarlarına uygun buldukları için Milne'nin önerisini kabul etti. Oysa Venizelos'un arzusu daha geniş bir toprağı içine alıyordu. Osmanlı Harbiye Nazırı ise bu hattın Yunan çıkarlarına uygun olduğu için Hükümet kabul etmedikçe, bunun uygulanması için emir veremeyeceğini bildirdi. Denizli yöresinde bulunan Demirci Mehmet Efe'nin yanıtı ise sert ve kesindi. Demirci Mehmet Efe "Biz Osmanlı Devleti'nin isteği ve izni ile Ulusal Mücadele'ye girişmedik kendiliğimizden ayaklandık." diyerek bu hatlı tanımadı ve ancak Yunan askerlerinin Anadolu'yu terk etmesi ve yerlerine İngiliz askerlerinin gelmesine razı olabileceklerini bildirdi. M. Kemal Paşa, 31.12.1919'da Batı Anadolu'daki komutanlara, Yunanlılar'ın Batı Anadolu'yu ilhak etmek için geldiklerini ve bunu saklamadıklarını, bu sebeple silahlı direnişin devam etmesini bildirdi. Ve Milne Hattı Kuva-yı Milliye tarafından tanınmadı. Fakat yine de Haziran 1920'de Yunanlılar'ın genel saldırıya geçmelerine kadar bu hatta önemli bir çatışma olmadı.

AMİRAL BRISTOL HEYETİ

Batı Anadolu'da genişleyen Yunan işgaline karşı başlayan Türk direnişi İtilaf Devletleri cephesinde heyecan yarattı. Milletler Cemiyeti'nin kurulması sırasında bu olayın çıkması, Avrupa basınının da bile Türklerin lehine bazı yazıların yayınlanmasına yol açtı. Bunun üzerine İtilaf Devletleri, işgal bölgesine durumu incelemek üzere bir "Anket Komisyonu" göndermeye karar verdiler. Amerikan, İngiliz, Fransız ve İtalyan temsilcilerinin oluşturduğu bu kurulun Başkanı Amerika delegesi ve İstanbul Fevkalade Komiseri Amiral Bristol idi. Komisyon birkaç haftalık bir çalışmadan sonra 12 Ekim 1919'da tarafsız bir rapor hazırladı. Bu rapor ana hatlarıyla şöyleydi

1- Ateşkesten sonra İzmir ve yöresinde Hıristiyan halkın hayatının tehlikede olduğuna dair barış konferansına yanlış bilgi verilmiştir. Bu bilgiyi vermiş olan hükümetler ve kişiler sorumludur.
2- İşgalden sonra Batı Anadolu'da yapılan öldürmelerin sorumluluğu Yunanlılara düşer.
3- Yunan askerlerinin derhal geri çekilmesi ve yerlerine İtilaf kuvvetleri gönderilmesi lâzımdır.
4-İzmir havalisinin, milliyet prensiplerine göre, Yunanistan'a katılması söz konusu olamaz. Çünkü bu yerlerde Türk çoğunluğu egemendir.

Ayrıca raporda Piyer Loti'nin yazdıklarını hatırlatan ve olayın gerçek yüzünü gösteren bir cümle dikkati çekiyordu. "Yunan işgali, medeni bir görev uygulama şöyle dursun, hemen bir fetih ve Haçlı saldırısı görünümünü almıştır." Komisyon ayrıca, direnişe geçen "Türk Ulusal Bilinci"nin Yunan ilhakını kabul etmeyeceğini de belirtiyordu. Fakat bu gerçeğe rağmen Paris Barış Konferansı ve özellikle İngiltere bu raporu dikkate almadı. M. Kemal Paşa ise bu raporu Ulusal Savaşı destekleyen bir araç olarak kullandı.

*Ergün AYBARS, Türkiye Cumhuriyeti Tarihi 1, Ege Ün. Basımevi, İzmir, 1986, ss.145-152

AMASYA GENELGESİ(*)
(21-22 Haziran 1919)

M. Kemal Paşa çalışmaların bir program şekline getirilmesi gereğini görerek Rauf Bey ile Ali Fuat Paşa'yı Amasya'ya davet etti. Refet Bey ise daha önce geldi. Rauf Bey ile Ali Fuat Paşa 19 Haziran'da Amasya'ya geldiler. Amasya'da buluşan dört subay, M. Kemal Paşa tarafından 18 Haziran'da hazırlanmış, hatta Trakya'ya bildirilmiş bulunan metin üzerinde çalıştılar. Refet Bey imzalamakta biraz duraksama gösterdiyse de Ali Fuat Paşa'nın kendisini ikna etmesi üzerine imzaladı. Böylece dört bu subayın imzası ve Konya'da bulunan Ordu Müfettişi Cemal Paşa ile Erzurum'da Kazım Karabekir Paşa'nın da onaylamasından sonra bu genelge 21-22 Haziran 1919 tarihinde ilgililere duyuruldu. Yeni Türk Devleti'nin kuruluşu yolunda ilk önemli adım olan ve Ali Fuat Paşa'nın "Kutsal İttifak" dediği bu genelgenin başlıca noktaları şöyleydi:

1- Yurdun bütünlüğü, ulusun bağımsızlığı tehlikededir.
2- İstanbul'daki hükümet, üzerine aldığı sorumluluğun gereklerini yerine getirememektedir. Bu durum ulusumuzu yok olmuş gibi gösteriyor.
3- Ulusun bağımsızlığını yine ulusun azim ve kararı kurtaracaktır.
4- Ulusun durumunu ve davranışını göz önünde tutmak ve haklarını dile getirip bütün dünyaya duyurmak için her türlü etkiden ve denetimden kurtulmuş ulusal bir kurulun varlığı çok gereklidir.
5- Anadolu'nun her yönden en güvenli yeri olan Sivas'ta ulusal bir kongrenin tezelden toplanması kararlaştırılmıştır.
6- Bunun için bütün illerin her sancağından, halkın güvenini kazanmış üç delegenin olabildiğince çabuk yetişmek üzere hemen yola çıkarılması gerekmektedir.
7- Herhangi bir kötü durumla karşılaşılabileceği düşünülerek bu iş, ulusal bir sır gibi tutulmalı ve delegeler gereken yerlere kimliklerini gizleyerek gelmelidirler.
8- Doğu illeri adına 10 Temmuz'da bir kurultay toplanacaktır. O güne kadar öteki il delegeleri de Sivas'a ulaşabilirlerse Erzurum Kongresi'nin üyeleri de Sivas'ta yapılacak genel toplantıya katılmak üzere yola çıkarlar.

Amasya Genelgesi Türk Ulusu'nu, ulusal bağımsızlık ve ulusal egemenlik savaşına çağıran bir ulusal uyanış alarmı idi. Türk Ulusu'nun bu çağrıya uymasının gerekçesi ve kurtuluş için uygulanacak programı ve amacı belirleyen bir bildiriydi. İlk bakışta dört subayın başkaldırması şeklinde görülen bu genelge, içerdiği hükümler yönünden gerçek bir savaşın, yani "Ulusal Mücadele" nin fikrini ortaya koyuyordu. Vatanın bütünlüğünün tehlikede olduğu ve ulusun yok kabul edildiği belirtiliyor, bu durum karşısında ise ulusun bağımsızlığının yine ulusun azim ve kararı ile kurtulacağı açıklanıyordu. Ancak ulusun iradesinin ortaya çıkarılabilmesi için bir "Ulusal" kurulun varlığının gerektiği, bunun için de Anadolu'nun en güvenli yeri olan Sivas'ta ulusal bir kongrenin en kısa zamanda toplanması ve bunun ulusal bir sır gibi saklanması isteniyordu. Ulusun azim ve kararı ile Anadolu'da Padişah iradesinin yerine yeni bir iradenin geçmesini hazırlayacak olan bu bildiri, M. Kemal Paşa'nın "Ulusu ve orduyu durumdan haberdar etmek ve Osmanlı Padişahı ve Müslümanların Halifesi'ne karşı isyan ettirmek" düşüncesinin uygulamaya konması idi. Bu bakımdan Amasya Genelgesi bir devrim bildirgesi idi.Her ne kadar Padişah doğrudan hedef alınmamış ise de, Anadolu'da M. Kemal Paşa'nın liderliğinde oluşan ve örgütlenen ulusal irade, yüz yılların dini ve geleneksel Osmanlı iradesini yıkıyordu. Bir yandan düşman işgaline karşı başlayan bu örgütleniş, diğer yönden ulusal egemenliği sağlamak için Padişah ve onun temsil ettiği değerlere karşı da yapılıyordu. Bu nedenle "Ulusal Bağımsızlık" ve "Ulusal Egemenlik" iç içe birbiriyle bütünleşmiş bir şekilde başlıyordu.

Amasya Genelgesi Anadolu'daki bütün sivil ve askeri makamlara bildirildi. Bundan ayrı olarak M. Kemal Paşa İstanbul'da bulunan bazı önemli kişilere bu bildiri ile birlikte birer mektup yollayarak, yalnız mitingler ve gösterilerle büyük amaçların gerçekleştirilemeyeceğini, ancak ulusun bağrından doğan güce dayanılırsa kurtuluşun sağlanabileceğini, zararlı propagandaların durdurulması gerektiğini ve artık "İstanbul Anadolu'ya egemen değil, bağlı olmak zorunda" olduğunu belirtti.

Amasya Genelgesi'nin gizli tutulması istenmekle beraber, bunun gizli kalması mümkün değildi. Ülkenin her yerinde Sivas'da yapılacak kongreye gönderilecek üyeler seçilmeye başlandı. Anadolu'daki bu gelişmeler işgal kuvvetlerini endişeye düşürdü. İstanbul Hükümeti'ne baskı yaparak M. Kemal Paşa'nın İstanbul'a getirilmesini istediler. Zaten Padişah ve Hükümet de bu gelişmelerden hoşnut değildi. 22 Haziran 1919'da Hükümet M. Kemal'in görevinden azli için karar çıkarttı ve 23 Haziran'da bu kararı bütün vilayetlere bildirdi. İstanbul Hükümeti M.Kemal Paşa'nın görevinden alındığını bildirip, emirlerinin dinlenmemesini isterken Harbiye Nezareti de O'nun yerine Üçüncü Ordu Müfettişliği'ne Kazım Karabekir Paşa'yı atamaya çalıştı, fakat Karabekir bunu kabul etmedi. M. Kemal Paşa bu sırada Amasya'dan ayrılmış bulunuyordu. İçişleri Bakanı Ali Kemal Bey'in bu girişimleri başarısızla sonuçlandı. M. Kemal Paşa'nın emirleri uygulanıyor, İstanbul ise çaresiz kalıyordu.
=> Willst du auch eine kostenlose Homepage? Dann klicke hier! <=