1. D. S. ve Ku.. S. 4

İngiltere Devleti temsilcisi Amiral Calthrope ile Osmanlı Devleti temsilcisi Bahriye Nazırı Rauf Bey'in başkanlıklarında süren görüşmelerden sonra 30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması hükümleri şöyleydi:

1.Çanakkale ve İstanbul Boğazları'nın açılması ve Karadeniz'e serbestçe geçiş, Çanakkale ve İstanbul Boğazları'nın İtilaf Devletleri tarafından işgali
2.Türk sularındaki tüm torpil tarlaları ile torpido ve kovan yerleri, diğer engellerin yerleri gösterilecek ve bunları taramak veya kaldırmak için istenildiğinde yardım edilecektir.
3.Karadeniz'de bulunan torpil yerleri hakkındaki bilgiler verilecektir.
4.İtilaf Devletleri'nin savaş esirleri ile Ermeni esirleri, tutukluları İstanbul'da toplanacak ve kayıtsız koşulsuz İtilaf Devletleri'ne teslim edilecektir.
5.Sınırların korunması ve iç güvenliğin sağlanması için gerekli görülecek askeri kuvvetten başkası hemen terhis edilecek. (İşbu askeri kuvvetin sayısı durumu İtilaf Devletleri tarafından Osmanlı Devleti ile görüşüldükten sonra kararlaştırılacaktır.)
6.Osmanlı kara sularında güvenlik ve buna benzer konular için kullanılacak küçük gemiler dışında, Osmanlı sularında veya Osmanlı Devleti tarafından işgal edilen sularda bulunan bütün savaş gemileri teslim olunup Osmanlı liman veya limanlarında tutuklu bulundurulacaktır.
7.İtilaf Devletleri, güvenliklerini tehdit edici bir durum olduğunda herhangi bir strateji noktasını işgal hakkına sahip olacaklardır.
8.Bugün Osmanlı Devleti işgali altında bulunan bütün liman ve demiryollarından İtilaf Devletleri gemilerinin yararlanması ve İtilaf Devletleri'yle savaş halinde bulunanlara karşı kapalı bulundurulması. Osmanlı Devleti gemileri de ticaret ve ordunun terhisi konusunda buna benzer koşullarda yararlanacaklardır.
9.İtilaf Devletleri, Osmanlı Devleti'ne ait tersane ve limanlardaki bütün gemi onarım ve araçlarını kullanacaklardır.
10.Toros Tünelleri'nin İtilaf devletleri tarafından işgali
11.İran'ın kuzeybatı bölgesindeki Osmanlı Devleti kuvvetlerinin derhal savaştan önceki sınır gerisine çekilmesi konusunda önceden verilen emir uygulanacaktır. Kafkasya ötesinde önceleri Osmanlı kuvvetleri tarafından bir bölümü boşaltılan yerlerin geri kalan bölümü de İtilaf Devletleri tarafından yerinde incelenerek, istenirse boşaltılacaktır.
12.Hükümet haberleşmeleri dışındaki telsiz ve kablolar İtilaf Devletleri memurları tarafından denetlenecektir.
13.Denizciliğe, askerliğe ve ticarete ait maddelerin ve malzemelerin tahrip edilmesi önlenecektir.
14.Osmanlı Devleti'nin gereksinimi karşılandıktan sonra geri kalan kömür, akaryakıt ve deniz gereçleri satın alınacak, bunların hiçbiri dış ülkelere satılmayacaktır.
15.Tüm demiryolları İtilaf Devletleri subaylarının denetimine verilecektir. Bu demiryolları arasında halen Osmanlı Devleti'nin denetiminde bulunan Kafkas Demiryolları dahildir.İşbu Kafkas hatları serbest ve tam olarak İtilaf Devletleri memurlarının idaresi altına verilecektir. Halkın gereksiniminin karşılanması göz önünde tutulacaktır. Bu maddeye Batum'un işgali dahildir. Osmanlı Devleti Batum'un işgaline karşı koymayacaktır.
16.Hicaz, Yemen, Asir, Suriye ve ırak'ta bulunan Muhafız Kıtaları, en yakın İtilaf Devleti komutanına teslim olunacaktır. Kilikya'da bulunan kuvvetlerin düzeni koruması için gerekli sayıdan çoğu 5. maddedeki koşullara uyularak, kararlaştırılacak şekilde geri çekilecektir.
17.Trablus ve Bingazi'de bulunan Osmanlı Devleti Subayları en yakın İtalyan kuvvetlerine teslim olacaklardır. Osmanlı Devleti, teslim emrine uymadıkları taktirde, bunlarla haberleşmeyi ve yardımı kesmeyi kabul eder.
18.Mısratada dahil olmak üzere Trablus ve Bingazi'de işgal edilen limanların en yakın İtilaf muhafız kıtalarına teslimi gerekmektedir.
19.Alman, Avusturya deniz, kara ve sivil memurların ve uyruklarının bir ay içinde ve uzak yerlerde bulunanların bir aydan sonraki en kısa zamanda Osmanlı Devleti'ni terk etmeleri
20.Beşinci madde gereğince terhis edilecek Osmanlı Devleti kuvvetlerine ait donanım, silahlar ve cephane taşıma araçlarının kullanılmasına ait verilecek emirlere uyulacaktır.
21.İtilaf Devletleri'nin çıkarlarını korumak için İaşe Nezaretinde İtilaf temsilcisi bulundurulacak ve kendilerine bu yolda gerekli görülen bütün bilgiler verilecektir.
22.Osmanlı savaş esirleri İtilaf Devletleri'nce tutulacaktır. Sivil savaş esirleri ile askerlik yaşları dışında olanların bırakılması göz önünde bulundurulacaktır.
23.Osmanlı Devleti İttifak Devletleri ile tüm ilişkisini kesecektir.
24.Vilayet-i Sitte'de (altı ilde: Erzurum,Van, Harput(Elazığ), Diyarbakır, Sivas, Bitlis) karışıklık çıktığında bu illerin herhangi bir bölümünün ele geçirilmesi hakkını İtilaf Devletleri saklı tutar.
25.İtilaf Devletleri ile Osmanlı Devleti arasında çatışma 1918 yılı Ekiminin otuz birinci günü yerel saatle öğle zamanı kesilecektir.

MONDROS ATEŞKES ANTLAŞMASI'NIN ÖNEMİ

Bu ateşkes antlaşmasının hükümleri gereğince Osmanlı Devleti fiilen tarihe karışıyordu. Çünkü, bu bir ateşkes değil kayıtsız koşulsuz bir teslim belgesi idi. Yaklaşık sekiz yıl savaştan sonra, bir zamanların muhteşem Osmanlı Devleti perişan bir şekilde yenilmiş, orduları dağılmış, morali çökmüş, savaşlarda büyük insan kayıplarına uğramış, kaynakları tükenmiş, galiplerin kendisi hakkında vereceği karara razı ve kadere boyun eğmiş bir görünümdeydi. Ordu dağılıyor, silah, cephane ve ulaşım yolları ile tüm haberleşme araçları ve liman, tersaneler İtilaf Devletleri'nin denetimine bırakılıyordu. İtilaf Devletleri'ne, 7. maddeye dayanarak, ülkenin herhangi bir yerini işgal hakkı tanınıyor, Doğu Anadolu'da bir Ermeni Devleti kurulması için olanak hazırlanıyor ve İtilaf Devletleri'ne işgallerine yardımcı olunacağı belirtiliyordu.

İtilaf Devletleri, özellikle İngiltere, savaştan yenik çıkmış olan Almanya, Avusturya ve Bulgaristan'a Osmanlı Devleti'ne uyguladıkları paylaşma politikasını izlemiyorlardı. Almanya, Avusturya ve Bulgaristan'ın topraklarına ateşkes imzaladıkları tarihte İtilaf devletleri askerlerince girilmişti. Oysa Osmanlı Devleti ateşkes imzaladığı tarihte ülkesine düşman askeri girmemişti. İngiltere, Mondros'un imzalanmasından sonra Türk Ulusu'na doğu ulusu gözüyle bakıyor, Türk Ulusu'nu padişahın buyruğu altında bir sürü olarak görüyor ve padişah elde edilince tüm ulusun da avuç içinde olacağını düşünüyordu. Lloyd George'nin planı, Yunanistan'ı yeter derecede güçlendirmek ve Güney Kafkasya'da Rusya ile Osmanlı Devleti arasında kalmış olan hükümetlere yardım edip, Osmanlı Devleti'ni doğudan ve batıdan istila ve baskı altına almaktı. Avrupa'nın hasta adamı ölmüş ve mirasını paylaşmak birinci derecede İngiltere'nin sonra Fransa ve diğerlerinin eline kalmıştı. Rusya savaştan çekilmiş olduğu için Doğu Sorunu nu İngiltere ve Fransa'nın diledikleri gibi çözebileceklerdi. Avrupa'yı pasta dilimleri gibi, ulusal sınırlara bakmaksızın bölen, II. Dünya Savaşı'nın tohumlarını daha o zaman eken İtilaf Devletleri tüm Orta Doğu'yu, yani Osmanlı Devleti'nin topraklarını yağma edebilecek şekilde ele geçirmişlerdi. 1878'den beri Osmanlı Devleti ile ilgili politikasını değiştirmiş bulunan İngiltere, Osmanlı Devleti'nin artık yaşayamayacağına karar vermişti.Yüzyıllardır güneye inmek isteyen Rusya'nın Balkanlar üzerinden Boğazlara ve Kafkasya üzerinden ise İskenderun ve Basra Körfezleri'ne ilerleyişinin ve buraları ele geçirmesinin Osmanlı Devleti tarafından durdurulamayacağını gören İngiltere, 1. Dünya Savaşı sonunda, kendi politikasını uygulama olanağı bulduğundan Kafkasya'daki Rus ilerleyişini durdurmak için Ermenistan ve Balkanlar'da ilerleyen Rus tehlikesine karşı da Ege Denizi'ne egemen, Batı Anadolu'yu hatta Kıbrıs'ı da içine alan güçlü bir Yunanistan yaratmak ve İngiltere'nin desteğinde bu devletleri Rusya'ya karşı tampon olarak kullanmak, bu sayede İngiltere'nin sömürge yollarının güvenliğini sağlamak istiyordu. İşte Mondros Ateşkes Antlaşması İngiltere'nin bu politikasının ürünü olarak İngiltere temsilcisi Amiral Calthrope'nun dikte ettirdiği şekilde kabul edilmişti.

PARİS BARIŞ KONFERANSI VE MANDA REJİMLERİ (*)

Birinci Dünya Savaşı'nı sona erdiren Ateşkes Antlaşmalarından sonra asıl konu, barış anlaşmalarının hazırlanmasıydı. İngiltere, Fransa, İtalya, A.B.D. ve Japonya'nın yanı sıra bu konferansa katılan devlet sayısı 32 idi. 18 Ocak 1919'da Paris şehrinde ilk toplantısını yapan Barış Konferansı'nın dünyanın o tarihe kadar görmediği büyük sorunları ele alması gerekiyordu. Milyonlarca insanın ölümüne ve sefaletine yol açmış ve o tarihe kadar görülmemiş bir savaşın sonunda, galiplerin istekleri doğrultusunda dünyanın geleceği hakkında karar verilecekti. Konferansta asıl ağırlık İngiltere, Fransa ve A.B.D.'nin elinde idi. İtalya bile ikinci sıraya düştü. Birinci sorun Avrupa'nın durumu ve sınırların çizilmesi, ikincisi ise sömürgelerin özellikle Osmanlı Devleti'nin mirasının paylaşılması idi. Bu önemli konularda ise asıl karar yetkisi, ilk beş devletin ikişer temsilcisinden oluşan "Onlar Meclisi"ne aitti. Bir süre sonra İngiltere, Fransa, A.B.D. ve İtalya devlet başkanları veya başbakanları seviyesindeki "Dörtler Meclisi" tek söz sahibi durumuna geldi. Almanya'ya çok ağır savaş tazminatları ve yükümlülükler ile "Versay Barış Antlaşması" imza ettirildi. 28 Nisan 1919'da Avusturya İmparatorluğu parçalandı. Macaristan bağımsız devlet oldu. Bulgaristan ise en az zararla kurtuldu.

Osmanlı İmparatorluğu konusu Konferansın en önemli sorunları arasında idi. Birinci Dünya Savaşı'nın gizli anlaşmalarının yanı sıra, İmparatorluğun içinde fırsat kollayan Rum, Ermeni, Arap ve Kürtlerin istekleri de dikkate alınıyordu. Bunların içinde en ciddi konu Yunanistan'a verilecek olan topraklar sorunu oldu. Lloyd George, daha 1915'de Maliye Bakanı iken Con Stavridis aracılığı ile, İngiltere'nin büyük bir Yunanistan kurulmasından yana olduğunu ve Yunanistan'ın bu yolda çalışması gerektiğini bildirmişti. Yine o tarihte Dışişleri Bakanı olan Edward Grey de Atina'daki İngiliz Elçisini, Yunanistan'ın savaşa katılması durumunda Yunanistan'a Batı Anadolu'da çok önemli topraklar verileceğini bildirmekle görevlendirmişti. Yunan Kralı'nın tahttan indirilip 1917 yılında Venizelos'un Başbakanlığı'nı ve Yunanistan'ın savaşa girmesini sağlayan İngiltere ve Fransa, Yunanistan'a Batı Anadolu'yu özellikle İzmir'i vaad etmişlerdi. Şimdi ise Lloyd George İngiltere Başbakanı bulunuyordu ve Türk düşmanlığı yanı sıra Venizelos'u Pericles devrinden bu yana Yunanistan'ın yetiştirdiği en büyük devlet adamı olarak görüyor, kendisine çok güveniyordu. Venizelos bu fırsatlardan yararlanarak İzmir ve çevresi üzerinde tarih ve nüfuz çokluğu iddialarıyla hak ileri sürdü. Oysa aynı topraklar üzerinde İtalya da iddia sahibiydi ve St. Jean de Maurienne Anlaşması ile İngiltere ve Fransa'nın bunu kabul ettiklerini belirtiyordu. Fakat bu anlaşmanın Rusya tarafından da onaylanması gerektiğini hatırlatan İngiltere İtalyan isteklerini ciddiye almadı. İtalyan ve Yunan çıkarları İzmir'den başka Oniki Ada üzerinde de çatışıyordu. Yunanistan bu adaların da kendisine ait olduğunu ileri sürüyordu. İngiltere, Fransa ve A.B.D. de Yunanistan yanında yer aldılar. Çünkü Doğu Akdeniz ve Batı Anadolu'da İtalya'nın yerleşmesini, kendi çıkarları için tehlikeli buluyorlardı. Venizelos, daha Paris Barış Konferansı ilk toplantısını bile yapmadan, 30 Aralık 1918'de sunduğu bir nota ile Meis Adası-Marmara Denizi'nin batısı arasında çizilecek bir çizginin batısında kalan tüm Anadolu topraklarının Yunanistan'a bırakılmasını istemişti. 4 Şubat 1919'da "Onlar Konseyi"nde yaptığı açıklamada ise İstanbul dışında, Trakya, Bati Anadolu, Oniki Ada, Kıbrıs, Meis, Rodos, İmroz ve Bozcaada'yı istedi. İstanbul üzerindeki isteklerini İngiltere'yi kızdırmamak için açıklamamış idi. Nisan 1919 başında hala kesin bir karara varılamamıştı. 28 Mart 1919'da İtalya'nın Antalya'yı işgal etmesi İngiltere, Fransa A.B.D.'yi endişelendirmişti. Adriyatik'te Fiume konusunda A.B.D. Başkanı Wilson ile İtalya'nın arası iyice açıldı ve savaş sözleri kullanıldı. Bunun üzerine İtalyan delegesi Orlando 24 Nisan 1919'da İtalyan heyetiyle birlikte Konferanstan ayrıldı ve üç büyükleri protesto etmek için Paris'i terk etti. İtalya'nın davranışı üç büyükleri endişelendiriyordu. 2 Mayıs ta, iki İtalyan savaş gemisinin İzmir Limanı'na geldiği haberini aldılar. İtalyan'lar 4 Mayıs'ta da Kuşadası'nı, Marmaris, Bodrum ve Fethiye'yi de 2 Mayıs'ta işgal ettiler. Venizelos'un İzmir ve çevresinin Yunanistan'a verilmesini sağlamak için nüfus üstünlüğü ve tarihsel haklar konusunda ileri sürdüğü iddiaları İtalyan delegesi ile birlikte çürütmüş olan A.B.D. de şimdi endişeye düşerek, İngiltere ve Fransa ile birlikte hareket etmeye başladı. İzmir'in Yunanlılara verilmesini kabul ettiler. A.B.D. uzmanlarının Başkan Wilson'a, Batı Anadolu'da Türklerin çoğunlukta olduğunu ve Yunanistan'a verilemeyeceğini bildirmelerine rağmen Wilson bu uyarıları dikkate almadı. İzmir ve yöresinin Yunanlılara bırakılacağı haberleri daha Şubat ayında duyulmuştu. 3 Şubat 1919'da General George Milne, War Office'e gönderdiği raporla, Yunanlılar'ın İzmir'i işgali karşısında Türklerin ayaklanacağını bildirerek uyarıda bulunmuştu. Fakat bütün bu uyarılar üç büyükleri etkilemedi. 13 Mayıs'tan sonra artık İzmir'in Yunanistan'a verilmesi kararlaştırılmıştı. 14 Mayıs'ta Paris Barış Konferansı'nda üç büyükler Anadolu'yu Manda ile
yönetilmek üzere üçe ayırdılar. Batı Anadolu'da Yunanlılar,Güneyde İtalyanlar, Ermenistan'da da Amerikan mandası bulunacaktı. Lord Curzon İzmir'in Yunanistan'a verilmesine kesinlikle karşı idi. Yunanistan'da güvenliği ve huzuru sağlayamayan Yunanlılar'ın, İtilaf Devletleri adına İzmir'de huzur sağlayamayacaklarını söyledi. Savaş Bakanı Winston Churchill de kaygılarını belirtmişti. Osmanlı Devleti Konferansta temsil edilmediği için kararlar yalnızca galipler tarafından alınıyordu. Osmanlı yöneticileri Konferansa katılarak, İtilâf Devletleri'ni yumuşatabileceklerini, Osmanlı İmparatorluğu'nun savaşa girmesinin sorumluluğunun İ.T.'ye ait olduğunu hatırlatarak, cezadan kurtulacağını düşünerek boşuna hayale kapılıyorlardı. Bütün bunlara rağmen Lloyd George kararlıydı ve kurulacak büyük Yunanistan sayesinde Boğazların ve İngiliz sömürge yollarının, yani Doğu Akdeniz'in güvenliği sağlanacaktı. İtalya oldu bittilerle Batı Anadolu'da çeşitli yerleri işgal etmişti. İzmir'i de işgal ederse, onu oradan çıkartmak mümkün değildi. Bu sebeple acele edilmesi gerekiyordu. Venizelos'a acele etmesi bildirildi. İşgal hazırlıklarını tamamlamış bulunan bir Yunan ordusu, 15 Mayıs 1919'da, İngiliz, Fransız ve Amerikan savaş gemilerinin koruyuculuğu altında İzmir'e çıktı ve şehri işgale başladı. İtilaf donanmasının koruyuculuğu altında Yunan ordusunun İzmir'e çıkması ile "Türklerin için için yanmakta olan öfkesi artık söndürülmez bir alev halinde tutuştu. Yabancı ulusların yaşadığı uzak illerin elden çıkarılması sineye çekilebilirdi, hatta başkentin işgaline bile katlanılabilirdi, çünkü işgalciler nihayet yenilmez Batı'nın muzaffer büyük devletleriydi ve askerleri er veya geç geldikleri yerlere döneceklerdi. Fakat komşu ve eski uyruk bir ulusun Türk Anadolu'nun kalbine itilmesi katlanılmaz bir tehlike ve utanç idi." Paris Barış Konferansı'nda önemli konulardan birisinin de Osmanlı mirasının yani Orta Doğu'nun paylaşılması olduğunu söylemiştik. İtilaf Devletleri Birinci Dünya Savaşı içinde gizli anlaşmalarla Orta Doğu'yu paylaşmışlardı. Fakat 8 Ocak 1918 tarihinde Başkan Wilson'un yayınladığı 14 maddelik ilkeler bu antlaşmaların geçersiz olduğunu ve ulusların kendi kaderini tayin edeceğini ilan ediyordu. Konferansta Wilson'u karşılarına almak istemeyen İngiltere ve Fransa Orta Doğu'yu ve diğer sömürgeleri paylaşmak için "Manda" denen yeni bir sistem ortaya koydular. Kendisini idareden aciz bulunduğunu iddia ettikleri ülkelerin gelişmiş ülkelerce, yani kendilerince yönetilmesi gerektiğini ileri sürerek Orta Doğu'yu paylaştılar. 21 Mayıs 1919'da İngiltere Konferans'a bir bildiri sunarak, Mezopotamya, Suriye ve Filistin'in İngiltere ve Fransa Mandasına (güdümüne) verilmesini, A.B.D.'nin de Türkiye mandasına katılmasını önerdi. Gerçekten de bir süre sonra Suriye ve Lübnan, Fransa'nın, Irak ve Filistin'de İngiltere'nin mandası altına verildiler. Savaş sırasında, kendi petrol kaynaklarının tükenmekte olduğunu gören A.B.D. ülke dışı petrol kaynaklarına yöneldi. 31 Mayıs 1919'da tüm konsoloslarına, bulundukları ülkelerin petrol ve bu petrol üzerindeki denetim durumlarını, gelişme umutlarını ve A.B.D.'nin bu üretimlere karışabilme olanaklarını sordu. A.B.D. ile Fransa ve İngiltere arasında geçen yazışmalarla, petrol ve kapitülasyonlar konusunda, "Manda" altında bulunan ülkelerde A.B.D.'ye "açık kapı" bırakılması ve kapitülasyonların A.B.D.'nin izni olmadan kaldırılmaması esaslarında anlaştılar. A.B.D. bu tarihte henüz Orta Doğu'ya doğrudan karışabilecek durumda değildi. Çıkarlarını ancak Avrupa Devletleri üzerinde genel bir baskıyla sağlamaya çalışıyordu. Ayrıca Senato'nun Monroe Doktrini'ne uyarak Avrupa sorunlarından uzaklaşması, İngiltere ve Fransa'yı Orta Doğu'da İkinci Dünya Savaşı'na kadar rakipsiz bıraktı. Orta Doğu'yu istedikleri gibi paylaşabilirlerdi. Eğer Türkiye gerçeği olmasa idi.

* Ergün AYBARS,Türkiye Cumhuriyeti Tarihi 1, Ege Ün. Basımevi, İzmir, 1986, ss. 122-125

BATI ANADOLU'DA YUNAN İLERLEYİŞİ VE TÜRK DİRENİŞİ(*)
Batı Anadolu Kuva-yı Milliyesi

Hemen hiç hazırlığı olmadan, büyük maddi olanaksızlıklarla Birinci Dünya Savaşı'na girmiş ve savaş içinde birbirinden binlerce kilometre uzaklıktaki cephelerde savaşmış, hayalci bir kadronun elinde yanlış yönetilmiş, tifüs, kolera, açlık, cephane noksanlıklarına rağmen dünyanın en büyük devletlerinin (Rusya, İngiltere, Fransa) ordularına karşı dört yıl savaşmış bulunan Türk orduları yenilmiş olmasına rağmen, ateşkes antlaşması imzalandığı tarihte düşman ordularını anavatanına sokmamıştı. Fakat 30 Ekim 1918'de kaderini galiplerin eline terk etmiş olan Osmanlı Padişahı'nın teslimiyetçi politikası ile Türk yurdu yağmalanıyordu. Tek başına Türkiye'nin bu zayıf haliyle bile baş edebilmekten çekinen Yunan orduları 15 Mayıs 1919'da İngiliz , Fransız ve Amerikan koruyuculuğunda İzmir'e çıkmıştı. Yunanlılar, Türk ordularının dağıtılmış, silah ve cephanesi elinden alınmış, İtilaf Devletleri'nin tehdidi altındaki Padişah'ın her şeye razı durumuna güvenerek, büyük hayallerini gerçekleştirebileceklerini, Batı Anadolu'yu kolayca ele geçirebileceklerini umuyorlardı.

1918 Aralık Ayı içinde İngiliz, Fransız ve İtalyanların İstanbul ve Çanakkale Boğazları'nda 63.000 askeri bulunuyordu. Adana demiryolu üzerinde 5.500 İngiliz asker vardı. Güneydoğu Anadolu tarafından 30.000 Fransız, Antalya, Isparta, Muğla, Afyon, Eskişehir dolaylarında 13.500 İtalyan askeri bulunuyordu. Yaklaşık yüz bin İtilaf askerinin de Anadolu'da bulunuşu Yunanlıları daha da cesaretlendiriyordu. Batı Anadolu'da Rum halkı büyük taşkınlık yaparken, Türk Ulusu genel olarak, kadere razı bir tutum içindeydi. İzmir'in işgali sırasında silaha başvurulmasaydı, facia olmazdı, işgalin geçici olduğu ve Padişah'ın Yunanlılarla savaş ilan etmediği propagandaları da Türk Ulusu'nun bu suskunluğunu arttırıyordu.


İzmir ve civarında dar bir bölgeye sıkışıp kaldığını ileri süren Yunanistan'ın işgal planına göre, Yunan ordusu üç yönden Anadolu içlerine doğru ilerleyecekti Birinci yön Gediz Vadisi idi. Menemen'den başlayıp, Manisa, Turgutlu, Salihli ve Alaşehir'i ele geçirmeyi amaçlıyorlardı. İkinci yön, Menderes Vadisi idi ve Torbalı-Bayındır-Ödemiş Yolu idi. Üçüncü yol ise Torbalı'dan güneye sarkan yön idi ve bu birlikler Aydın'ı işgal edeceklerdi. Ayrıca Ayvalık'a çıkarılacak Yunan kıtaları da Ayvalık ve Yöresini işgal edecekti. İzmir'i işgal etmiş bulunan Yunanistan, işgali genişletmek için yine aynı asılsız propagandalarına başvurarak Batı Anadolu'da asayişi sağlamak, İzmir'den firar etmiş olan 2.000 Türk askeri ve 150 süvarinin, yöredeki silahlı Türklerle birleşip Rumları katliam etmeye hazırlandıkları için, Rumları korumak amacıyla işgali "Küçük Asya" içlerine doğru genişletmek zorunda olduklarını yayıyorlardı. İşgal komutanı bu plan gereğince hazırlıklarını sürdürürken, Venizelos, Aydın'ın işgalini fakat daha güneye inilmemesini, çünkü İtalyanlarla tartışma çıkmasını istemediğini, Aydın'ın güneyine inilmemesini mutlaka İngiliz Amiralinden izin alınması gerektiğini bildirdi. İngilizlerin izin vermesi üzerine, hazırlıklı bulunan Yunan kıtalarına 23 Mayıs'ta ileri hareket emri verildi.

Yunan birliklerine direniş daha İzmir'de sıkılan ilk kurşunla başlamıştı. Ayrıca 16 Mayıs'ta Urla yöresindeki 800 kişilik Rum çetecileri, Yunan deniz askerinin desteği ile Urla Yarımadası'ndaki Türk köylerine saldırarak, köylüleri öldürmeye başlamışlardı. Bunun üzerine 173. Alay 18'e varan askeriyle, köylülerin de desteği ile direnişe geçmişti. Fakat dış desteği bulunmayan bu yarımadadaki direniş etkili olmamıştı.

MANİSA'NIN İŞGALİ

1918 Kasım Ayı'nda "İhtilas-ı Vatan Cemiyeti" kurmuş ve sonra "İzmir Müdafaa-i Hukuk"una katılmış bulunan Manisalılar, işgalden önce etkili olamadılar. Manisa Mutasarrıfı Hüsnü Bey şehre ve ilçelere yayınladığı bildiri ile direniş yapılmamasını sağlamaya çalıştı. Buradaki Mevki Komutanının da pasifliği ile Yunanlılar 26 Mayıs'ta Manisa'ya girdiklerinde 48.000 tüfek, 88 top ellerine geçti. Hiç bir direnmeye rastlamadan Manisa'ya giren Yunan Komutanı yönetime el koydu.

AYDIN'IN İŞGALİ

Aydın'ın da bulunduğu Büyük Menderes Vadisi'nin işgaline Venizelos çok önem veriyordu. Yunanistan'dan getirmeyi düşündüğü 300.000 Yunanlı göçmeni buraya yerleştirmeyi düşünüyordu. Başlangıçta bu işgali kabul etmeyen İngiliz temsilcisi sonunda, yetkisi olmadığı halde işgale izin verdi. Aydınlılar direniş için heyecanlı bir durumdayken, Kuşadası'nda bulunan İtalyan komutanın, Aydın'ın işgal edilmeyeceğini bildirmesi üzerine bu heyecan kayboldu. Aydın Mutasarrıfı bir felakete yol açılmaması için 57. Tümen Komutanı'ndan Aydın'da direniş yapılmamasını istedi. Tümen komutanı, elinde 10 subay, 43 er ve az sayıda makineli tüfek ve topla, bir tümen olduğu tahmin edilen Yunanlılara karşı savaşmanın mümkün olmadığı kanısına vararak, 23 Mayıs'ta çekilme kararı verdi. Yunanlılar 27 Mayıs 1919'da Aydın'ı işgal ettiler. Hamiyetli birçok kimse Çine'ye çekilerek direniş hazırlıklarına başladılar. Aydın'ı işgal eden Yunanlılar Nazilli'ye doğru ilerlemeye başladılar. 17. Kolordu Komutanı Vekili Albay Bekir Sami Bey, düşmana silahlı direniş için Ödemiş'e Yüzbaşı Rasim'i yollamıştı. Ödemiş'te başta Kaymakam Bekir Sami Bey olmak üzere silahlı dirènişe karar verildi. Depolardaki silahlar dağıtıldı. Ödemiş Kuva-yı Milliyesi kuruldu. Komutanlığına Yüzbaşı Tahir getirildi. İlk Kuva-yı Milliye böyle oluştu. Diğer yandan İtilaf Devletleri temsilcilerine telgraf çekilerek olayların sorumluluğunun Yunanlılara ait olduğu bildirildi. Bu sırada Yunan ordusu da 40 km. yaklaşmıştı. 30 Mayıs'ta Tire'yi işgal eden Yunanlılar, Ödemiş'te direniş hazırlıkları yapıldığını öğrendiler. Edindikleri bilgilere göre 8.000 silah dağıtılmış ve 1.000 kişilik bir kuvvet Ödemiş'in güneyinde mevzilenmişti. Oysa Türk kuvvetleri 150 kişi kadardı. Güçlü bir Yunan taburu 1 Haziran'da Ödemiş'e girdi. Türk kuvvetleri savunarak geri çekilmek zorunda kaldılar. Yunanlılar 4 Haziran'da da Nazilli'yi işgal ettiler. Bu yörede bulunan Yörük Ali Efe Kuva-yı Milliye'ye katıldı. 57. Alay kuvvetleri, Söke'den gelen ve Denizli'de kurulan Denizli Heyet-i Milliyesi'nin oluşturduğu kuvvetler karşısında Yunanlılar durmak zorunda kaldılar. Ulusal kuvvetler 16 Haziran'da da Malkoç Köprüsü'nü basarak havaya uçurdular. 20-21 Haziran'da da Erbeyli'deki Yunan birliklerine saldırdılar. Nazilli'yi terk etmek zorunda kalan Yunanlılar ağır kayıplarla Aydın'a gelebildiler. Bu baskınlar Aydın'da bulunan Yunan Garnizonu'nda büyük manevi çöküntü yarattı. Kuva-yı Milliye (Ulusal Kuvvetler) ileri harekatlarına devamla 28 Haziran'da Yunanlılarla savaşa girişti. Bir avuç Türk'ün oluşturduğu bu kuvvetler karşısında sokak savaşları sonunda Yunanlılar yenilerek Aydın'ı boşalttılar. Konuyu Paris Barış Konferansı'nda gündeme getiren Yunanlılar, vatanlarını savunan Türk vatanseverlerini eşkıya gibi göstermeye çalıştılar. Yeniden taze kuvvetler getiren Yunanlılar kuvvetli bir Tugay ile saldırıya geçerek 3 Temmuz'da Aydın'ı tekrar işgal ettiler. Geri çekilen Türk kuvvetlerine 11 Temmuz'da Demirci Mehmet Efe kuvvetleri de katıldılar. Bu kuvvetler 17 Temmuz'da Yunan ileri harekatını Umurlu-Köşk devreleri arasında durdurmayı başardılar. Eşkıyalıktan gelen Demirci Mehmet Efe, askeri birliklerin oluşmasına ve Ulusal Direnişe yardımcı oldu. Çok sert yöntemleri ile tanınan Demirci Efe daha sonra Ulusal Ordu'ya geçiş döneminde tasfiye edildi.

SALİHLİ CEPHESİ

Ödemiş yönünde ilerleyen Yunanlılar, diğer yandan Ahmetli İstasyonu'nu da işgal ettiler. Bunun üzerine Salihli ve Alaşehir'de silahlı direniş başladı. Yunanlılar Ahmetli İstasyonu'ndan atıldı. Daha sonra Çerkez Ethem Bandırma tarafından gelerek, kuvvetleriyle birlikte bu cephenin savunmasını üstlendi. Katılan yeni kuvvetlerle Salihli cephesi de oluştu.

AYVALIK'IN İŞGALİ VE AYVALIK CEPHESİ

Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından ikinci silahlı direnişe Ayvalık'ta girişildi. Ayvalık'ta 56. Tümen'in 172. Piyade Alayı bulunmaktaydı. Alay Komutanı Yarbay Ali (Çetinkaya) Bey, Tümen Komutanı Vekili Albay Bekir Sami Bey'e durumunu bildirerek takviye istemiş, fakat Tümenin de yeterli kuvveti olmadığı için, yerli kuvvetlerle işbirliği yapmasını önermişti. Bunun üzerine Ali Bey kendi girişimi ve Alayın subay ve erlerinin de muvafakatiyle Yunanlıların Ayvalık'a yapacakları olası bir çıkartmaya karşı önlemler aldı. Ancak Türk alayı terhis dolayısıyla 24 Subay 150 er ve bunlara ek olarak 300 milisten oluşuyordu. Yunanlılar 29 Mayıs sabahı Ayvalık'a kuvvetli bir birlik çıkartarak, çetin geçen çarpışmalardan sonra şehri işgal ettiler. Ali Bey'in direnişini Bekir Sami Bey ve Yusuf İzzet Paşa da onayladılar. İstanbul Hükümeti, önce Harbiye Nezareti'nin Yunanlıların asker çıkartmasına izin verilmemesi emrini onaylar göründüyse de, Ferit Paşa 30 Mayıs'ta Yunanistan'la savaş halinde olunmadığı için çatışmadan kaçınılmasını istedi. Yunan işgali üzerine yöre halkı korku içinde göçe başlamıştı. Bu durum karşısında Osmanlı Hükümeti, Ayvalık Mutasarrıfı'nın Hükümet adına Yunanlılarla anlaşmasına karar verdi. Yunanlılar bunu kabul etmediler. Fakat 172. alay Komutanı'nın savaşkan karakterini iyi bilen Rum halkı Alayın saldırısından korkuyorlardı. Onlarında etkisi ile Yunanlılar anlaşmaya yanaştılar ve 5 Haziran'da Yarbay Ali Bey'in de katıldığı bir protokol (Belediye Çeşmesi Protokolü) imzalandı. Görünüşte Ayvalık Türkler de, fakat gerçekte Yunan yönetiminde kalıyordu.

BERGAMA'NIN İŞGALİ VE BERGAMA-SOMA CEPHESİ

Yunanlılar işgal planlarına devamla 12 Haziran'da Bergama'yı işgal ettiler. Bergamalılar Yunan cinayetlerini duydukları için önceden direnişe karar vermişken bazı sorumsuz hain kimselerin olumsuz propagandası, İstanbul Hükümeti'nin tutumu yüzünden halkın direniş ruhu söndü. Bu sebeple de Bergama kolay işgal edildi. Fakat Ayvalık, Balıkesir, Soma ve Kırkağaç'tan gelen kuvvetlerle burada 1.600 kişilik bir ulusal kuvvet oluştu. Yunan kuvvetleri silah, malzeme ve insan sayısı bakımından çok üstün olmasına rağmen, büyük kısmının yerli Rumlardan eğitimsiz ve disiplinsiz olduğunu gören Ulusal Kuvvetler 14 Haziran'da Bergama'ya saldırdılar ve ağır kayıp veren Yunanlılar Menemen'e çekildiler. Yine aynı tarihlerde (1 Haziran'da) Yörük Ali Efe tarafından Malkoç Köprüsü baskınında birçok Yunan askeri öldürülmüştü. Yunanlılar Menemen ve Malkoç Köprüsü'nde uğradıkları bozgunun acısını Menemen'de silahsız ve suçsuz sivil halkı katlederek çıkarttılar. Dükkanları yağmaladılar, kadınlara tecavüz ettiler. "Türk çocuklarını süngülere takarak gezdirmek suretiyle şenlik" yaptılar. Binden çok Türk öldürüldü. Kaymakam ve memurlar da şehitler arasında idi. Türklerin bir kısmı, yerli Rum ve Yahudilere vaadlerde bulunmak yoluyla canlarını kurtarabildiler. Geri kalan halk korku ve dehşet içinde göçe başladı. Fakat bu katliam Türk halkını yıldıracağına, kinini ve azmini arttırdı. Akhisarlılar "Harbiye Nezareti"ne yolladıkları telgrafta "Türk Ulusu'nun silaha sarıldığı ve sonuna kadar savaşacağı" bildirildi.

Yunanlılar 19 Haziran'da Bergama'ya 2.000 kişilik bir kuvvet ile aniden saldırdılar. Bu saldırıya Menemen'den gelen Yunan kuvvetleri de katıldı. Albay kazım (Özalp) Bey'in komutasındaki 500 kişilik Türk kuvveti akşama kadar çarpışarak şehri boşalttı ve Soma'ya 15 Haziran'da 61. Tümen Komutanlığı'na getirilmiş bulunan Kazım Bey bu cephenin sorumluluğunu yüklendi.
=> Willst du auch eine kostenlose Homepage? Dann klicke hier! <=